30 Aralık 2008 Salı

Başbakan'ın Hazinesi

Başbakan'ın Hazinesi


-Aydoğan Kekevi-


Doktorun bekleme odasında dergilere göz atıyorum. En üste Bunte dergisi var, biraz eskice, Temmuz 2008 den kalma. Sayfalarını karıştırırken gözüme “KANZLER’in HAZİNESİ” başlıklı yazı ilişti. Başbakan Bayan Merkel’i Cezayir’de Karşılama Bölüğü’nü selamlarken gösteren bir de resim, onun altında da Başbakanların hazinesinde bulunan ve sergilenen hediyelerden bazılarının resimleri. Bunlar Almanya Başbakanlığı’nın hazine odasında bulunan 4.000 hediyeden 800’ü bayan Merkel’e verilen hediyelerin bazılarıymışlar... Ötekiler de Merkel’in seleflerinin yani öncellerininmiş.

Resimlerin yanında verenlerin adları, verildiği tarih vs. gibi açıklamalar var, bunlar ; Bulgar,Vietnem, Kazakistan, Katar, ABD, Türkiye, Fransa, Liberya ve Malazya başkanları veya başbakanları.:

Liberya’nın adı iki kere geçiyor ikisi de ilginç hediyeler ; biri “savaş topları” eritilerek elde edilmiş bir çan, adı “Barış Çanı” imiş. Liberya Başkanı’nın öteki hediyesi ise çok daha ilginç; resimde bayan Merkel kucağında canlı bir horozla görünüyor. Yalnız sağlık/hygen nedenleriyle bu hediyeyi Alman Elçiliği’nde bırakmış, hazineye de sadece kucağında horozlu o resmi kalmış Bayan Kanzler Merkel’in.

Türkiye’den de Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından ikon resimli değerli bir vazo hediye edilmiş.

Fransız Cumhurbaşkan’ı Sarkozy kristal bir karaffe (şarap sürehisi gibi bir şey) hediye etmiş. Derginin resmin altına düştüğü not da ilginç; “O zamanlar daha Carla Bruni ile evli değildi” diye. Nasıl yorumlarsanız yorumlayın, ben “evli olsaydı daha zevkli bir şey hediye ederdi” demek istiyor şeklinde yorumladım. Fransa Başbakanı François Fillon daha ince duygulu, duyarlı davranmış, o da -evli olduğundandır herhalde- Bayan Merkel’in “Doğabilimcisi” olduğunu göz önüne alarak Nobel ödüllü madam Marie CURİE’ninRadyoaktifite” üzerine bir kitabını armağan etmiş.

Katar’dan da eski Kanzler Gerhard Schröder’e som altından yapılmış ağaçlı develi bir vaha görüntüsü hediye edilmiş. Dergi buraya da düştüğü notta “çok veren maldan” gibisinden “Wer hat, der hat” demiş

yani “olanın vardır” gibi Türkçeye doğrudan aktarılması güç ve anlamsız bir deyim. Onun için onu da ben bizim deyime uyarladım.

Bulgarlar Helmut KOHL’a üzerinde iki melek tasviri olan altın kaplama amfora”denilen dibi sivri karnı geniş bir testi vermişler, artık sivri dibiyle geniş gövdesiyle ne işe yaramışsa zamanında. Şarap servisi mi ne yaparlarmış ama ben daha çok bizim padişahların tahret ibriklerine benzettim bu “amfora”yı.

Kazakistan Başkanı Nursultan Nazarbeyef ise altın çay takımı armağan etmiş Başbakan Merkel’e

Ama Bayan Merkel’e bence en ilginç hediye, ya da en “yükte ağır, pahada hafif” hediye Başkan George W.Bush’tan gelmiş; bir sandık,,, yok sandık biraz çok büyük oldu bir “çekmece” dolusu Hollywood CD, DVD’si vermiş. Galiba hediyenin en pahalı yeri üstünde hediye verenin adı adresi falan kazılı olan altın gravür. Bunu da “...az veren candan” olarak algıladım ben.

Başbakan Merkel’in konuklarına veya evsahiplerine verdiği hediye de çoğunlukla kendisin de çok sevdiği Meissener Porselenleri’ imiş.

* * *

Bu içlerinde tarihi vazolardan, değerli saatlere, çamaşırdan (“çamaşır” deyince yanliş anlaşılmasın burada çamaşıdan kasıt işportadan alınan ya da “ne alırsan bir liraya” mekanlarında satılan çamaşırlardan değil herhalde) yemek takımına, kitaptan porselene kadar paha biçilmez 4000 parçalık bu hazine ne yazık ki devletin malıymış. Yani bir ekonomik kriz durumunda yedek akçe gibi bir şey. Devlet’n malıymış çünkü değeri 25 Euro’dan fazla olan hediyeler devlete teslim edilirmiş. Devlet de böyle saklar, ara sıra da sergilermiş. Ehh değeri 25 Euro’dan aşağı olan hediyeyi zaten ayıp olur diye vermezler (“26 Euro olursa ayıp olmaz mı” diyerek bu “ayıp olur” yakıştırmamdan dolayı kendikendimi sorguladım) hoş verecek olan çıksa da “sadaka” gibi kalacağından onu da hediyeyi alan zaten kendiliğinden devlete bırakırlar tahminimce.

Yani hediye alana hiç bir şey kalmıyor ve sonuçta hani biz de “avucunu yalamak” derler ya işte öyle oluyor. Bir de derginin dediğine göre mesela Bayan Merkel bu hediyelerden birisine sahip olmak istese piyasa fiyatı üzerinden parasını ödemesi gerekirmiş.

Ben bu işi pek anlayamadım; hem hediye bana veriliyor hem de ben bu hediyeye sahip olamıyorum, ya da parasını ödemek zorunda kalıyorum, ne biçim iş bu, böyle mantıksızlık mı olur. Ne yazık ki oluyor işte, bir de en başta sayın Cumhurbakanımız ve Başbakanımız olmak üzere milletçe kalkmışız bunların “aralarına girelim”, “bunlara benzeyelim” diye yırtınıyoruz.

Ben vazgeçtim arkadaş..

.....

Haaa bir keresinde de Bayan Merkel Cezayir’deyken uçağı arızalanmış, Cezayir Cumhurbaşkanı Buteflika’da Bayan Merkel’in o sırada kutladığı 54.yaş gününe sürpriz olarak kendi özel lüks jetini tahsis etmiş Almanya’ya dönsün diye, ama gelgelelim Alman Başbakanı Merkel bunu redetmiş, normal bir yolcu uçağıyla dönmüş. Şimdi “Bu ne biçim iş” diye bana sormayın, ben de derginin yalancısıyım..

* * *

Vallahi bu yazı bilgilendirme haberinden çok magazin haberleri gibi dedikodu yazısı oldu; ama ne yapacaksınız bu da gerekli, yoksa başka türlü bu gidişata dayanmamız mümkün değil. Hani biraz da halkımıza hak vermek gerek, ne yapsın, ya dolup tv’lerin salonlarına, ya da geçip evdeki tv.sinin başına dizilerle, televolelerle durumu idare etmeye çalışıyor, gelişmeleri bizim gibi ciddiye alsa kafayı yiyecek, sonra da bana benzeyip böyle abuk sabuk şeylerle uğraşacak....

Aydoğan Kekevi

5 Kasım 2008

Türk Dünyası İlgi Bekliyor, TİKA Asli Görevini Yapmalı

Türk Dünyası İlgi Bekliyor, TİKA Asli Görevini Yapmalı


-Reşat Doğru-


1990 lı yılların başında Sovyetler Birliğinin, bilahare Yugoslavya’nın dağılmasıyla beraber, Adriyatikten Çin Seddine kadar oluşan yeni bir dünya kurulmuştur. Bu dünyanın adı Türk Dünyasıdır. Lefkoşa- Kerkük, Kabil den Ulan Batur’a, Astana-Kazan - Kırımdan Kosova’ya kadar geniş coğrafya Türkiye’nin öncelikli ilgi alanını oluşturmuştur.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, buralarla ilişkilerini geliştirmek ve yardım faaliyetlerinde bulunmak için, Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi Başkanlığını kurmuştur. TİKA, kurulduğu günden, 2002 yılına kadar ve sonrasında da, çok önemli faaliyetlerde bulunmuştur.

Bu faaliyetlere önemlilerine baktığımızda bazıları şunlardır.

- Kırgızistan da Manas, Kazakistan da Ahmet Yesevi Üniversitesi

- Moğolistan Türk Anıtları projesi ve yakın zamanda açılan Bilge Kaan karayolu,

- Hoca Ahmet Yesevi Türbesi ve Külliyesi restorasyonu,

- Sultan Sencer Türbesi ve Külliyesi restorasyonu

- Kırım Türklerini konut edindirme projesi

- Gagauzyeri içme suyu projesi, Balkanlarda gerçekleştirilen uygulama ve restorasyon projeleri,

- Tacikistan da şehirlere su getirme projesi

- Azerbaycan da HACMAZ bölgesine, numune, tarım çiftlikleri ve yaygın çiftçi eğitim projesi

- Kırgızistan Bişkek’te, numune Kobi yatırımları

- TÜRKSOY ve Türkoloji Projesi, gibi çok sayıda projesi sayılabilir.

Bunların yanında, çeşitli uzmanlık eğitimleri, TÖMER gibi, Türkçe eğitim merkezlerine, yardımlar sayılabilir. Türk Dünyasının her tarafına, ulaşılmaya çalışılmıştır. 16 yılda 53 ülkede 5000 den fazla proje gerçekleştirilmiştir.

Bu projelerin hepside büyük etkili projelerdir. 2002 yılı sonundan itibaren AKP iktidarında etkili büyük projeler ortaya konulmamış eski projelerin bir kısmı takip edilmiştir.

Ayrıca, TİKA faaliyetlerinde, AKP iktidarı ile birlikte, önemli bir yön değişikliği görülmektedir. Şöyle ki, TİKA’nın kuruluş amacı incelendiğinde, faaliyet alanının, Türk dilinin konuşulduğu Cumhuriyetler ve akraba topluluklara, yardım ve koordinasyon diye görürsünüz. Burada topluluk olarak anlatılan, BAĞIMSIZ DEVLET OLMAYAN TÜRK TOPLUMLARIDIR.

TİKA kuruluş kanununun amacındaki, konular aksine, kalkınma yardımlarına ilişkin koordinasyonun görev olarak verilmesi ile birlikte, kalkınmakta olan tüm ülke ve topluluklara, yardım şeklinde, bir misyona bürünmüş, bu yönlü faaliyet yapar, konuma gelmiştir. Bundan dolayı da TİKA Koordinasyon ofisleri, Sudan dan Senegal, Etiyopya, Afganistan’a kadar çeşitli yerlerde açılmıştır.

TİKA, Filistin de olmalı, ancak Irak ta, Kerkük’te, Musul da Telafer’de, Suriye’de Halep’te, Lübnan’da Beyrut’ta Doğu Türkistan’da Sencer bölgesin de, de bulunmalı, o bölgelere yardım yaparak, ofis açmalıdır.

TİKA’nın, Afrikaya açılım politikası çerçevesinde yapmış olduğu çalışmalar nedeniyle asıl kuruluş amacına uygun olarak gerçekleştirmesi gereken çalışmalarda aksamalar olduğunu geçen yılki bütçe görüşmelerinde belirtmiştim.

Bugün, bütün dünya ülkeleri, Ortaasya da, üstünlük ve Enerji kaynaklarına, erişim mücadelesi verirken, biz neden böyle yapıyor, politika değiştiriyoruz. Anlamak çok zordur.

Ayrıca, TİKA faaliyetlerinden bazılarının, sivil toplum örgütleri ile birlikte yürütüldüğü raporlarında yazılmaktadır. Acaba bu sivil toplum örgütleri hangileridir. İnşallah SOROS cu örgütler değildir. Yine, son günlerde hakkındaki iddialar ile milletimizdeki yardımlaşma duygularının törpülenmesine neden olan Deniz Feneri Derneği ile birlikte başta Filistin’de gösterilen faaliyetler (Evlendirme yardımı, gıda yardımı ve Sünnet Şöleni) olmak üzere, sivil toplum örgütleriyle işbirliğinde daha dikkatli olunması gerekmektedir. Bu yöndeki çalışmalar ciddi bir şekilde denetlettirilmeli ve kamuoyu rahatlatılmalıdır.

Türkiye ve Türk Dünyası ile ilişkilerde TİKA tarafından yürütülmekte olan teknik çalışmaların artık kurumsallaşmış olarak yürüdüğüne şahit olmaktayız bu, Türkiye’nin başarısıdır. Kurulduğundan bugüne kadar geçen 16 yıllık kısa sürede kazanılmış önemli bir deneyimdir.

Bu gün Türkiye Türk Dünyası ilişkilerde bu çalışmaların daha ötesinde açılımlar yapılması gerekmektedir. Türk Cumhuriyetlerinin ekonomik bağımsızlıklarına önemli katkıları yanında, Türkiye’ ninde yararına olan, Doğu- Batı istikametinde ülkemizi, enerji ve ulaşım yollarında kavşak noktası yapacak olan NABUCCO ve TRACECA projelerinin gerçekleştirilmesi için gayret sarf edilmelidir.

Aksi halde son yıllarda konuşulmakta olan ve uygulanması için yoğun çaba sarf edilen Kuzey - Güney hattı enerji ve ulaşım projeleri kardeş ülkelerin ve Türkiye’mizin yararına olacak projeler değildir. Bu konuda ülke olarak daha fazla gayret gösterilmesi gerekmektedir.

Diğer bir husus ise son yıl içersinde Ermenistan ile ilişkilerde gelinen noktanın, başarı ve herkes memnun bir havada gösterilmesinin gerçeği yansıtmadığıdır. Bu ilişkilerde gelinen noktanın kamuoyuna yansıtılanın aksine, özellikle Azerbaycanlı kardeşlerimizi çok üzdüğünü bilmekteyiz. Bu konuda gerekli hassasiyetlerin gösterilmesi gerekmektedir.

Yine, gündem dışı söz alarak gündeme getirmiş olduğum Ahıska Türklerinin anayurtlarına geri dönüş yolunda karşılaştıkları sıkıntılar halen devam etmektedir. Geri dönüş için verilen süre dolmak üzeredir. Bu sürenin uzatılması gerekmektedir. Türkiye Cumhuriyeti, Kırımda gerçekleştirdiği Konut projesini TİKA aracılığıyla, AHISKA’lı kardeşlerimiz içinde mutlaka gerçekleştirmelidir

***

Türk Dünyası ile ilişkilerde maddi kaynaklı projeler yanında ilişkilerin geliştirilmesine katkısı olan işbirliği çalışmalarına, eğitim çalışmalarına ve sempozyum ve konferans gibi toplantılara önem verilmeli ve bunların sayıları artırılmalıdır. Geçtiğimiz ay içersinde İstanbul’da gerçekleştirilen yerel Yönetimler Sempozyumu gibi toplantıların daha sık yapılması gerekmektedir. Bu tür etkinliklerin kardeş ülke topluluklar ilişkilerin gerçekleşmesine daha çok yarar sağlayacağına olan inancımı belirtmek isterim.

Bu anlamda özellikle, TBMM Başkanı Sayın Köksal TOPTAN’ın gayretleri ile Türkçe Konuşan Devletler Parlamenterler Asamblesi toplantısının gerçekleştirilmesi ve TBMM çatısında, bu dönemde Türkiye - Türkmenistan Parlamentolar arası Dostluk grubunun kurulmuş olması çok önemli bir olaydır. Sayın TBMM Başkanına göstermiş olduğu hassasiyet ve gayretleri nedeniyle teşekkür ediyorum.

Bu organizasyonlar sayesinde, kardeşlik esasına dayanan bağlarımız güçlenecek, işbirliğimiz artacak ve küresel öneme sahip başta NABUCCO, TRACECA, KARS-TİFLİS-BAKÜ DEMİRYOLU ve diğer enerji ve ulaşım projeleri hayata geçecektir. Bu projeler Avrasya’yı küresel ticaretin merkezin yapacaktır. Bu fırsatlar iyi kullanılmalıdır. Çünkü Türkiye Cumhuriyetinin geleceği buralarda aranmalıdır.

Türk dünyası söz konusu olunca karşımıza, ortak geçmişimizin omurgası olan, Türkçe gerçeği çıkmaktadır. Balkanlardan, Çine kadar uzanan coğrafyada, yaşayan Türkler, her ülkede kendini evinde hissetmektedir. Bu konuda da TİKA marifetiyle DİLDE, İŞTE, FİKİRDE BİRLİK şiarı ile ortak dil ve alfabe oluşturmalıyız.

Türkiye’nin Türk Dünyasına yönelik, geçmişte yaptığı, şu anda da başarılı olan, bir projesi de, Büyük Öğrenci Projesi dir. Türk Dünyasından, binlerce çocuk ülkemize gelmekte ve okumaktadırlar.

Bu çocuklara yönelikte, TİKA projeler geliştirmelidir. Geçmiş hükümetler zamanında yapılan, Türk Dünyası Gençlik Kurultayları, o zaman ki gibi değişik illerde yapılmalı, Türkiye Türkleri öğrencileri ile, kaynaşmalar sağlanmalıdır.

Ayrıca, okullarını bitirip, ülkemizde ayrılan öğrenciler, kendi ülkelerinde, TİKA ofisleri aracılığı ile takip edilmeli, ilişkilerimizin devamı sağlanmalıdır. Ayrıca TİKA tarafından, o öğrencilerin Türk işadamlarının açtığı işyerlerine girmesi ve iş bulması içinde çalışma yapılmalıdır.

Türk Dünyası ile ilişkiler bilimsel görüşlere ve gerçeklere saygı duyularak, bütünlük içerisinde, olmalıdır. Türkiye de birçok kurum ve kuruluşun, bu ülkelerle ilişkisi vardır.

Bu ilişkilerden, kimsenin haberi olmamakta ve büyük bir koordinasyonsuzluk yaşanmaktadır. Bundan dolayı da Türk Dünyasında, istenilen etkinlik sağlanamamaktadır. Bu amaçla, bütün dünyada, benzerlerinin olduğu, icracı bir bakanlık kurulmalıdır. Ancak 58. Hükümetle beraber, Devlet Bakanlığı bünyesinde bulunan, Türk Dünyası bakanlığı kapatılmıştır. Buda unutulmamalıdır.

Kurulacak olan Bakanlığın adı, Türk Dünyası Bakanlığı, Orta Asya Devletleri ile ilişkiler Bakanlığı vs. olabilir.

Bu bakanlık kurulmadığı takdirde, TBMM Onur Ödülü sahibi Tarihçi Prof. Dr. Halil İNALCIK’ın Sayın Cumhurbaşkanımıza önerdiği, Cumhurbaşkanlığı himayesinde TÜRK DÜNYASI GENEL SEKRETERLİĞİ kurulmalıdır.

Türk dünyasının geleceği olan, çocuklara ait projeler de mutlaka yapılmalıdır. Bu gün, doğu Türkistan da insanlar nükleer denemelerin o bölgede yapılmasından dolayı, sakat çocuk doğumlarıyla karşı karşıyadır. Bunlar göz ardı edilemez.

Türk Cumhuriyetleri ile ilişkiler Egemenlik, Eşitlik, Ortak çıkar ve karşılıklı yarar temelinde, her alanda geliştirilmeli ve stratejik derinlik kazanmalıdır.

O bölgelere, başkalarının projeleri ile değil, kendi projelerimizle girdiğimiz zaman, etkili ve büyük devlet olduğumuzu, göstere biliriz.

Lider ülke, Türkiye İdeali için, mutlaka Ortaasya Türk Devletleri ve akraba topluluklarla ilişkiler daha ilerilere götürülerek geliştirilmeli, tarihin, bize yüklediği, misyon yakalanmalıdır.

Reşat Doğru

22 Aralık 2008

Tokat Milletvekili

Alevi Mitingi Neye Hizmet Eder?

Alevi Mitingi Neye Hizmet Eder?


-Mustafa Cemil Kılıç-


İnkar edilmez bir gerçek daha kazındı belleklere; Aleviler, Alevilik adına ilk kez bir meydanda toplanıp kimliklerini bu denli net ve hatta yer yer sert bir şekilde haykırdılar.


Belki bu mitingi düzenleyenler, kamuoyuna ilan edilenlerin dışında da hedefler güdüyorlardı. Belki bu mitingin bir amacı da Alevi kurumları arasındaki taban kapma yarışında öne geçmekti. Hatta belki Alevilik tanımlamalarındaki kimi yeni yaklaşımları tabana kabullendirme amacı da söz konusuydu; Alisiz ve İslamsız Alevilik gibi…


Ve belki de Alevilik konusunu Kürtçülükle yan yana getirme hedefi de düşünülmüş olabilir. DTP desteğini arama bunun bir işareti sayılabilir mi ?


Kim bilir belki de bunların hiçbiri söz konusu değildi. Tam olarak bilemeyiz.


Her toplumsal olay gibi bu konuda da pek çok soru sormak mümkün. Hakkında farklı fikirler yürütmek olası… Fakat bizce asıl üzerinde düşülmesi gereken şey sonuçta ne olduğu ve ne olacağıdır. Mitingin fotoğrafını çektiğimizde karşımıza çıkan manzara son derece dikkate değerdir.


Düzenleme komitesinin ilan ettiği gerekçeler belki de ilk kez bu denli net bir biçimde kamuoyuna ve siyasal erke ulaştırıldı. Kitlesellik açısından böyle bir değerlendirme yapmak isabetsiz olmayacaktır.


Şimdi, 100 bin kişinin haykırdığı o talepleri tekrar anımsayalım; Cem evlerinin ibadethane olarak kabul edilmesi, zorunlu din derslerinin kaldırılması, Alevi köylerine cami yapılmasından vazgeçilmesi, Diyanet İşleri Başkanlığının lağvedilmesi, Madımak Otelinin müze yapılması….


Diyanet’le ilgili talebin gerçekleştirilebilir olmadığı açıktır. Buna hiçbir iktidar cesaret edemez. Sol iktidar bile…


Keşke Diyanet’in lağvedilmesi mümkün olabilse…


Ama Diyanet yeniden yapılandırılabilir.


Diğer taleplerin karşılanması son derece mümkün ve gereklidir. Eninde sonunda bu talepler karşılanacaktır. Hiçbir iktidar bu taleplerin önünde direnemez. Hele bu mitingden sonra hiç direnemez.


Miting boyunca sürekli yinelenen bir sloganı yürekten destekliyorum; “ zorunlu din dersi, insan hakkı ihlali…”


Din dersi kitaplarına Alevilikle ilgili konuların da konulması sorunu çözemez. Zira MEB Aleviliği, Alevilerin anladığı şekilde anlamıyor yada anlamak istemiyor. Diyelim ki Alevilik, Alevilerin anladığı biçimde kitaplara girdi. Mevcut Din dersi öğretmenleri Alevilik konularını çarpıtmadan ve nesnel bir biçimde öğrencilerine aktarma bilinç ve iradesine sahipler mi ? Kesinlikle değiller. Zira kitaplarda Atatürkçülük ile ilgili konular da var ama neredeyse hiçbir din dersi öğretmeni o konuları işlemiyor. Bu nedenle Alevilikle ilgili konuların da aynı akıbete uğraması neredeyse kesindir.


O halde biz de fikrimizi ilan edelim; Zorunlu din dersleri kaldırılmalıdır. Sosyoloji ve felsefe ders müfredatına Aleviliği de içerecek biçimde dinler tarihi ile ilgili bilgiler konulmalı ve bu dersleri felsefe grubu öğretmenleri vermelidir. Mevcut din dersi öğretmenleri, öğretmenlik dışı alanlarda istihdam edilmelidir.


Ancak biliyoruz ki mevcut hükümet Alevilerin bu konudaki taleplerini en iyimser yaklaşımla ders müfredatına Alevilikle ilgili daha geniş bilgiler koyarak karşılamaya çalışacak yada biraz daha zorlanırsa dersleri seçmeli hale getirecektir. Bu durumda da dersi seçmeyen öğrenciler dinsizlikle yaftalanacaktır. Bu yaftadan kurtulmak için istemediği halde yine pek çok Alevi öğrenci derse girme gereği hissedecektir.


Belki de bu noktada dersin notsuz ve sınavsız hale getirilmesi bir ara çözüm olabilir.


Kanımca bu taleplerden en kolay karşılanacak olanı Cem evleri ile ilgili olandır. Cem evleri ibadethane kabul edilip camilere uygulanan kolaylıklardan yararlandırıldıklarında büyük bir aşama kat edilmiş olacaktır.


Bu konuda dikkat edilmesi gerekli nokta, cem evlerinin tekke konumuna indirgenmemesidir. Buna Devrim Yasaları engeldir. Cem evleri, geçmişteki tekkelerin devamı olarak düşünülmemelidir. Zira işin aslı da böyle değildir.


Madımak Otelinin müze haline getirilmesi de son derece mümkündür. Bu konuda da bazı gerici çevreler direniş gösterse de bu direnişi AKP iktidarı aşabilme gücüne sahiptir.

Alevi köylerine cami yapımının durdurulması talebi de karşılanabilirdir. Şimdiye değin yapılmış camiler de cem evine çevrilebilir. Böylece devlet Alevilere özür borcunu hiç olmazsa zımnen yerine getirmiş olur.

Mitingde seslendirilen talepleri bu çerçevede değerlendirmekteyim.


Miting nedeniyle irtifa kazanan Alevi kurumları arasındaki taban kapma yarışı da geçici bir durumdur. Farklı hassasiyetlerine karşın Alevi kurumları bir zaman sonra en azından asgari müşterekler zemininde buluşup birlikte davranacaklardır. Bu, bizim içtenlikli dileğimizdir.


Mitingin, Alevi kimliğinin daha da alenileşmesi ve taleplerinin gerçekleşmesine hizmet edeceğini düşünüyorum.


Alevi davası üzerine yazan, düşünen, bu uğurda önemsiz de olsa katkısı olan bir kimse ve sorumlu bir Türk yurttaşı olarak bu mitinge ilişkin görüşlerimizi açıklamamız kaçınma olanağı bulunmayan bir görevdir.


O halde bu görevin gereği olarak bir kaygımızı da beyan edelim; Umarız bu miting, Alisiz ve İslamsız Alevlik tezlerinin güçlenmesine yol açmaz. Alevi toplumunun buna izin vermeyeceğini bilmeme karşın yine de söylemeden edemiyorum.


Mitinge ilişkin pek çok yazar çeşitli değerlendirme yazıları kaleme aldı. Çoğu lehte yazılardı. Fakat gerici çevrelerce aleyhte birkaç yazı da yayınlandı.


Kanımca mitinge ve ondan mülhem Aleviliğe ilişkin yayınlanan en önemli ve en çarpıcı yazı Vatan Gazetesi’nde Mine G. Kırıkkanat’ın “ Dönekler Dönmeyenleri Ezerken…” başlıklı yazısıdır. Bugünkü Sünnilerin çoğunun aslında Alevi kökenli oldukları ve Yavuz Selim’den bu yana inançlarından döndüklerini, dönmeyenleri ise bugüne değin ezmeye devam ettiklerini, Aleviliğin aslında Türkmenlerin İslam anlayışı olduğunu ve bu anlayışta eski Türk inançlarının güçlü izlerinin bulunduğunu dile getiren o muhteşem yazının altına biz de imzamızı gıyaben attık.


Bu noktada, Cem vakfı başkanı Prof. Dr. İzzettin Doğan ve kimi Alevi derneklerinin mitinge ilişkin görüşlerine de temas edelim.


Sayın İzzettin Doğan’ın, Alevilerin talepleri karşılanmadığı halde ilkbaharda Alevi Sünni yüz binlerce insanın katılımıyla büyük bir miting yapacaklarına dair sözlerini, Alevilik ve ulusal birliğimiz açısından heyecan verici bir gösterinin habercisi olarak görüyorum.


Dünya Ehlibeyt Vakfı ve onun çizgisindeki birkaç derneğin gerek mitinge ilişkin gerekse Aleviliğe ilişkin görüşlerini hem benimsemiyor hem de ciddiye almıyorum.


Fakat tarihi Alevi dergahları ve Cem Vakfı’nın, düzenleyicilerin Alevilik tanımlamalarına ve yer yer Kürtçü siyasete yakın konumlanışlarına karşı gösterdikleri tepkinin tabii bir sonucu olarak mitinge katılmaması ve destek de vermemesi kanımca ilkeli bir duruş hüviyetine sahiptir. Belki bu duruş olmasaydı miting Kürtçü gösteriye bile dönüşebilirdi.


Katılımcılar, toplantının Alevilik dışına çekilmesine tavırlarıyla izin vermediler. Mitingin gülbenk okunarak başlaması, katılımcıların Hazreti Ali, Hacı Bektaş Veli ve Atatürk resimleri ile Türk bayrağı taşımaları, Alevilik adına yapılan bu mitingin adına uygun hüviyette gerçekleşmesini temin etmiştir.


Bununla birlikte mitingde DTP varlığını hiçbir biçimde tasvip edilmez olarak gördüğümüzü de belirtelim. DTP varlığı, demokrat Sünni kesimin Alevilere yönelik sempatisine zarar verecektir. Keşke DTP, terör örgütüyle arasına kesin bir mesafe koyabilseydi de, biz de meseleye başka bir gözle bakabilme olanağını bulabilseydik.


Dinci basının “ güzide “ temsilcileri olan malum gazetelerin mitinge ilişkin yaptıkları haberler ise sanırım ibret vesikası olarak tarihe geçecektir.


Son söz olarak söyleyelim;


“Medet Ya Ali” nidaları, Hazreti Ali, Hacı Bektaş - ı Veli resimleri, Türk bayrakları ve Atatürk posterleri ile Sıhhiye Meydanını dolduran canları, gösterdikleri demokratik ve vatansever tavırlarından dolayı, ataları Alevi Kızılbaş olmasından mülhem kendini Alevi Kızılbaş hisseden biri olarak içtenlikle kutluyorum.


Alevi davası er yada geç mutlaka hedefe ulaşacaktır. Zira hakkın ve haklının başarısı kaçınılmazdır.

Mustafa Cemil Kılıç

İstanbul, 14 Kasım 2008

“Mustafa” Filmi’nin Ölüm Noktası….(1)

“Mustafa” Filmi’nin Ölüm Noktası….(1)


-Bedri Baykam-


“Mustafa” Türkiye’de fırtınalar yaratırken sergim için bir ay kadar yurt dışında kaldığımdan, filme ancak iki hafta önce gidebildim.

Vurucu eleştirim için, sizi bekletmeme gerek yok; Can Dündar’ın nasıl bir uçuruma yuvarlandığını göstermek için, size bir soru yönelteceğim: 2050 yılında Türk futbolu hakkında yapılan bir belgesel, 2000’lerdeki büyük başarılarımızdan hiç söz etmezse, gülünç bir duruma düşer değil mi? İşe önce “ölüm noktası” olarak adlandırdığım bu düzeydeki gaftan başlayalım.

Filmin ikinci yarısında, 1930’da, Atatürk’ün üç haftalık bir yurt gezisine çıktığı, halktaki hoşnutsuzluğu, dalkavuklardan ve rüşvetlerden şikayetlerini biraz şaşkınlıkla öğrendiği anlatılıyor. Oğlumun kulağına fısıldıyorum “bak şimdi Serbest Fırkadan söz edecek”. Ne gezer! Dündar, o noktadan sonra birden 1933’e, 10.yıl nutkuna atlıyor, sonrada ardından Atatürk’ün yine ne diktatörlüğü kalıyor, ne de muhalefeti toptan yok etmesi…. Yani Atatürk’ün 1930’da uzun aylara yayılan bir süreçte Fethi Okyar’ı çağırttığı, kendi partisinin yani CHP’nin karşısında bir muhalefet partisi oluşturması için görev verdiği; Okyar’ın da bunu gerçekleştirdiği “yaşanmamış” sayılıyor. O günleri ben tabiî ki “içinden” yaşamadım. Ama o yılların her gazetesini, aylara yayılan bir süreçte satır satır taradım. Atatürk’ün “serbest münakaşa en beğendiğim rejim tarzıdır”, “İki Parti’nin Cumhuriyeti güçlendirecek mücadelesini memnuniyetle müşahede edeceğim” gibi demeçlerini ezbere biliyorum. Şimdi Mustafa Kemal Atatürk’ün Fransız sevgilisi Corinne’le olan mektuplaşmalarından, Atatürk’ün İnönü’ye yazdığı tarihi notlara kadar her belgeye “ulaşmış” Can Dündar, bu koca Serbest Fırka gerçeğini hiç duymadığı için mi (!) yoksa önemsiz bulduğu için mi (?) koymamayı seçti? Yoksa her ikisi de size “olanaksız” görünüyorsa, bunun daha “liberal” (!!) gerekçeleri mi var? Dündar’ın filmi, Türk halkını “enayi” yerine koyup, o gülünç bilinçli ıskalamayı yaptığı anda gözümde vefat etti.

Hiç kimsenin kendisini bu kadar kurnaz sanmaya hakkı yok. Bir yandan Atatürk mirasını “incelikle” kullanıp Cumhuriyetçileri kendine bağlamak, bir yandan da “2.Cumhuriyetçi” ekolle tüm omurga ilişkilerini canlı tutmak! Dündar’ın tek “uyanık” hedefi olmuş kurgusunda: araya sıkıştırdığı bazı marşlar ve övücü cümlelerle Atatürkçülere göz kırparken, öte yandan insafsız ve anakronik yorumlarla Atatürk’ü yıpratıp, Altan biraderlere “gördünüz mü nasıl yıktım tabuları” diyebilmek!

Dündar, verdiğim o tek örnekle bile bu film üstünden şah-mat oluşunu değiştiremez, bu bilginin son 15-20 yılda şekillenen tüm demokratik tartışmalarımızdaki kocaman yerini göz ardı edemez. Siz hiç kendisine karşı parti kurduran, hergün demokrasiyi öven, çok partili rejimin tüm altyapısını getiren “enayi” bir diktatör heveslisi duydunuz mu ömrünüzde? Ama anlaşılan Gül ve Erdoğan’a da ”belgesel” yapabilme oportünizminde kalmak, böyle bellek, mantık ve kimlik kayıpları gerektiriyor!

Halbuki bu filme, yağan onca eleştiriden etkilenmeden, nesnel kalma kararlılığımla tam tersine, Atatürk’ü insani anekdotlarla, kanlı-canlı bir gerçek haline dönüştürmüş olması ümidiyle gittim. Daha önce ulusalcılık tartışmalarında, Dündar’ın konuklarının “bizler” aleyhine abartılı dengesizliğini dile getirmiştim. Ama bu kadar hassas bir konuda, daha özenli olacağını sandım. Filmi de başından itibaren sanatsal hoşgörü ile izledim. Ne yazık ki ilk yarıda eleştirilerimi dengeleyebilecek çıkışları Dündar adına aradıysam da, ikinci yarıyla beraber “niyet” abartılı bir çöküşle hızlanarak belli oldu.

Özellikle bilmenizi istiyorum. Şuna benzeyen eleştirilerin hiçbir noktasına katılmıyorum. “vay efendim sen nasıl Atatürk’ü içki, sigara ve kadınlara düşkün bir adam olarak gösterirsin?” Bunların hepsi tabii ki doğruydu, Atatürkçülüğü bunları saklamak zannedeniniz varsa, çok yanılıyor. Ben bile kadınlara olan yoğun ilgim söz konusu edilince, “niye şaşırıyorsunuz, kemalistiz dedik ya! esprisini yapmaktan hiç rahatsızlık duymadım. Bunları saklamak “tabuculuk” olurdu. Ama konu yönetmenimizin tüm akışı sonunda nereye getirip dayatmak istediğine geliyor. Siz o harika anekdotlarla yüklü muhteşem hayatı “yalnızlık” içinde geçen, tüm muhaliflerini yok eden, sonunda da “çekelim gidelim buralardan” diyen bir pişmanlıkla biten bir melodram haline getirmek istiyorsanız, mızrak çuvala ancak bu kadar sığar! Bu konuyu haftaya işlemeye devam edeceğim.

Bedri Baykam

9 Aralık 2008

İtiraf

İtiraf


-Mustafa Cemil Kılıç-


10 Kasım 2008, büyük Atatürk’ün Hakka yürüyüşünün 70.yıl dönümü. Türk ulusunun yetiştirdiği büyük önderi bir kez daha saygı ve minnet duygularıyla anıyoruz.

Bugünlerde birileri Atatürk’ümüzün özel ve mahrem hayatını sözde “ insani yön “ maskesiyle öne çıkaran bir belgeselle Atatürk karşıtlığı operasyonuna katkı vermeye başlamışsa da bilmekteyiz ki bu tip çabalar yeni değil; on yıllardır var.

Fakat biz birkaç soruyla konumuzu irdelemeye başlayalım.

Türk ulusu ve özellikle Türk gençliği Atatürk’e ne kadar bağlı ? Atatürk ilke ve devrimleri temelinde yürüyen / yürüdüğü ileri sürülen eğitim sistemimiz, yeni nesillere Atatürkçülüğü ne derece benimsetebiliyor?

Eğitim siteminin en önemli öğesi olan öğretmenler, kendilerinden beklenen görevi yani Atatürkçülüğü öğrencilere benimsetmeyi ne kadar başarıyor ?

Yoksa öğretmenlerin de bu noktada bir zafiyetleri mi söz konusu ?

Sahi yüz binlerce öğretmenden kaçı Atatürkçü ?

Kaç öğretmen içten içe nefret ettiği Atatürk’ün resmi altında sınıfta ders veriyor ?

Gerçekten var mıdır böyle öğretmenler ?

Neler anlatıyor Atatürk hakkında öğretmenlerimiz ?

“ Öğretmenler, yeni nesil sizlerin eseri olacaktır” diyen Atamız, kendisine düşmanlığı görev bellemiş sözde öğretmenlerden ders alarak yetişen gençlerin kimin eseri olduğunu manevi alemden görüyor mudur ?

Benim eğitim ve öğrenim yaşamımın geçtiği okullarda kimi öğretmenlerimizin bana ve arkadaşlarıma neler anlattığını açıklayarak bir zamanlar nasıl bir Atatürk düşmanı olduğumu itiraf edeceğim. Böylece yüce Atatürk’ün muazzez ruhundan bir kez daha bağışlanma dileyeceğim.

2 yıl kadar Kur’an kursu eğitimi aldım. Arap harflerini telaffuz etmeyi haftalar süren bir uğraş sonucunda başarabildim. Kolay değildi. Türkmen’dim ve Türkçe dışında hiçbir başka dil işitmemiştim. Gırtlağımız Türkçe’ye göre şekillenmişti ve Türkçe’nin seslerini çıkarabilir biçimde yetişmiştik. Ne var ki anlamını bile bilmediğimiz bir dilin harflerini kutsal sanarak söylemeye çabaladık ve bunu yaparken de hocamızın telkiniyle sevap işlediğimizi düşündük durduk…

Kur’an kursunda sadece Kur’an okumayı değil İslam dininin kimi kurallarını da öğreniyorduk. 32 farz denilen kurallar bunların başında geliyordu. Sürekli tekrar ediyorduk aynı bilgileri. Bir de hiçbir şey anlamadığımız Arapça cümleleri kutsal sözler diyerek yineleyip duruyorduk…

Bir gün bir arkadaşımız Arap harflerini “İslam harfleri “ şeklinde nitelemiş ve “ Biliyor musunuz beton kemal İslam harflerini yasaklamış ve gavur yazısını yazmayı emretmiş “ deyivermişti. Çocukça bir saflıkla beton kemal kim, diye sormuştum.

Gülüşmeler eşliğinde heykelleri kastedilerek Atatürk’e böyle bir yakıştırma yapıldığını o gün öğrenmiş ve uzun bir konuşmanın ardından Atatürk’e nefret duyguları ile dolmuştum.

Atatürk, Kur’an’ı yasaklamıştı. İslam harflerini kaldırıp gavur harflerini getirmişti. O bir din düşmanıydı…

Allah demeyi de yasaklamıştı. Herkese zorla Tanrı dedirtmişti. Hatta ezanımızı bile yasaklamış onun yerine “ Tanrı uludur “ diye bağırtmıştı.

O gün Deccal’i de öğrenmiştim. Kim olduğunu da…

O sıralar hem ilkokula gidiyor hem de Kur’an kursuna devam ediyordum. 4. sınıftaydım.

Sabah ilkokul, öğleden sonra ise Kur’an kursu vardı.

Öğretmenimiz okulda Atatürk’ü sürekli övüyordu. Okul kitaplarında da sürekli övülüyordu. Her yerde resmi vardı. Ama Kur’an kursunda bambaşka şeyler söyleniyordu.

Atatürk heykelleri putmuş. Onlara karşı saygı duruşunda bulunmak büyük günahmış.

Kur’an kursunda yaşı bizden büyük öğrenci ağabeylerimiz bize; “ sakın okulda bunları anlatmayın, Atatürk’ü çok sevdiğinizi söyleyin ama sakın sevmeyin.” Diye tembihliyorlardı.

Bu tembihe uyuyordum ve Atatürk’ü çok sevdiğimi söylüyordum, öğretmenimizin her soruşunda…

Gerçek şuydu ki ben ilkokulu bitirdiğimde çocuk yaşta olmama karşın tam bir Atatürk düşmanıydım. Hatta bazen korkuyordum onun heykellerinden ve resimlerinden…

Bu duygularımı ve bana Kur’an kursunda anlatılanları bir seferinde babama söylemiştim. Babam beni azarlayarak; “ O büyük adamdır. O devlettir. Devletin işine karışılmaz oğlum. Bize bazı şeyleri ters gelse de millete faydası vardır ki yapmıştır. İnanma sakın Atatürk’ü kötüleyenlere… demişti.

O çocuk yaşta içimden babamı küçümsemiş ve “ babam korktuğundan böyle diyor “ diye düşünmüştüm.

Sonra Küçükköy İmam Hatip Lisesi orta kısım 1. sınıfa yazıldık. Üstelik sınavla girmiştim. Talep çoktu ve öğrencileri sınavla alıyorlardı.

Okul açıldıktan birkaç hafta sonra üst sınıflardan ağabeylerimiz teneffüslerde sınıfa gelip bize kendi cemaat ve tarikatlarının propagandasını yapmaya başlamışlardı. Başlarda tam anlayamıyorduk ama dini şeylerden bahsediyorlar diye dinliyorduk.

Yıllar ilerledikçe okul çıkışlarında bazı evlere götürüldük. Oralarda tarikat toplantılarının yapıldığını artık biliyor ve anlıyorduk.

Bir süre sonra ağabeylerimiz tarafından bazı kitaplar verilmeye başlandı.

Afganistan’da İslamcı mücahitlerin “Rus kafirlere “ karşı nasıl savaştıklarını, İran İslam devriminin nasıl gerçekleştiğini ve “ İmam Humeyni”nin ne büyük bir adam olduğunu o kitaplardan öğrenmeye başladık.

Humeyni’yi sevdikçe Atatürk’e olan nefretim artıyordu. Daha çocuktuk ve beynimiz yıkanıyordu. Hem de Türkiye Cumhuriyeti’nin kurduğu bir okulda.

Liseye geçtiğimde içimde fırtınalar kopuyordu. Her yanımız İslamcı cemaat ve tarikatlarca kuşatılmıştı. Okulda her tarikatın ve cemaatin temsilcisi gibi çalışan görevli öğrenciler vardı. Fakat hiçbir tarikat ve cemaat beni tatmin etmiyordu.

Sonunda yolum ocağa düştü. Hangi ocağa mı ? Elbetteki lise gençliğinin önemli bir kısmının gittiği ocaklara…

Ve orada ilk defa Atatürk’ü öven ama aynı zamanda dindar olan birini tanıdım. Şaşırmıştım. Adam hem dindardı hem de Atatürk’ü övüyordu. Bize Atatürk’ün çok milliyetçi bir adam olduğunu, Türk milleti için çalıştığını ve çok büyük devrimler gerçekleştirdiğini anlatıyordu. Hem bunları dinliyor hem de birlikte namaza gidiyorduk. Kafam iyice karışmıştı. Ama bu karışıklığa bir son vermeliydim.

Büyük bir araştırma ve öğrenme arzusuyla Atatürk üzerine yazılmış bir sürü kitap okumaya başladım.

Okudukça dinsel kimliğim yerine ulusal kimliğimin öne çıkmaya başladığını hissettim. Bir süre sonra şöyle düşünüyordum: “Atatürk tümüyle kötü bir adam değilmiş. Yaptığı çok iyi işler de varmış. En azından milliyetçiymiş. “

Artık milliyetçiydim ve milliyetçi olduğu için de Atatürk’ü sevmeye başlamıştım.

Milliyetçi duygularla Türk tarihi üzerine kitaplar okumaya başladım. Bir gün bana ocakta Hüseyin Nihal Atsız’ın bir romanı verildi okumam için. “Bozkurtların Ölümü” ve “ Bozkurtlar Diriliyor”…

Birbirinin devamı olan bu iki romanı deyim yerindeyse bir solukta okumuştum. Artık kafamdaki pek çok şey değişmişti. İslam öncesi Türk tarihine olağanüstü bir ilgi duymaya başlamıştım. Bir süre sonra Türklerin, Emeviler tarafından zorla ve katliamlarla Müslümanlaştırılmaya çalışıldığını ve Türklerin büyük can ve mal kaybına maruz kaldıklarını hüzünle öğrendim. Öğrendikçe Türkçülüğe ve Atatürk’e sevgim hızla artıyordu.

Artık görüyor ve anlıyordum ki, Atatürk, din maskesine bürünmüş olan Arap kültürüne karşı Türk kültürünü savunmuş, Türklüğü öne çıkaran bir devlet kurmuştu. Çocukluğumdaki o büyük nefret hızla sevgiye dönüşüyordu. Lise 3. sınıfa geldiğimde Atatürk karşıtlığının egemen olduğu okulda bile artık Atatürk’ü yavaş yavaş savunmaya başlamıştım. Zira derslerde öğretmenlerimiz kimi zaman açıktan kimi zaman da gizli kapaklı bir şekilde Atatürk’ü, laikliği, Cumhuriyeti eleştiriyor; bir kısmı Osmanlı’yı, bir kısmı da dünyadaki İslamcı hareketleri övüyordu. Hele İran İslam devrimine karşı büyük bir hayranlık vardı pek çok öğrenci ve öğretmende…

Bir gün Arapça dersimize gelen öğretmeniz, Arapça ile Türkçe’yi karşılaştırıp Türkçe’nin çok yoksul ve yetersiz bir dil, Arapça’nın ise muhteşem olduğunu anlatmıştı. Bir de çok ilginç bir söz söylemişti. Öğretmenimize göre Arapça aslında RABÇA idi. Yani Allah’ın dili idi…

Arapça olmasaymış Türkler isimsiz kalırmış. İsimlerimiz hep Arapça imiş. Türkçe’deki Arapça sözleri çıkarırsak Türkler isimlerini bile kaybederlermiş…

Arapça’yı yasaklayan Mustafa Kemal’in adı da Arapça imiş. Bu nedenle o, Mustafa adını kullanmaz, Kemal’i kullanır ve onu da “Kamal” şeklinde kullanırmış. Zira Kemal de Arapça

imiş…

Mustafa Kemal, Müslümanların mübarek ana dilleri olan Arapça’yı yasaklamakla Allah’ın lanetini üzerine çekmiş bu nedenle de aylarca siroz hastalığından kıvranarak ölmüş. Onu toprak kabul etmemiş, cesedi bir betona konulmuş…

Mustafa Kemal, şeriat kanunlarını kaldırarak gavurların yasalarını getirmiş, bu yüzden de o bir Deccal imiş…

Halife, Müslümanların lideriymiş ve Mustafa Kemal, halifeliği kaldırarak Müslümanları lidersiz, başsız bırakmış…

Mustafa Kemal’e karşı direnen Müslümanlar ve din alimleri hunharca katledilmiş…

Evet, böyle diyordu Arapça öğretmenimiz…

Bir de Edebiyat öğretmenimiz vardı. Kendisi aynı zamanda yazardı ve üç aylık bir edebiyat dergisi çıkarıyordu. Kendi yazdığı şiirlerini okur hatta onları özel kağıtlara bastırarak bize dağıtırdı…

Bir gün bu öğretmenimiz, derste Atatürk’ü övmeye başladı. Hayretle dinliyordum. Ama sonra maksadı açığa çıktı. Öğretmenimiz; “ O bir kurtarıcıdır”, dedi. Türk milleti sele kapılmış giden bir çocuktu; o elini uzatıp çocuğu selden kurtarmıştı. Kurtarmıştı ama kurtardığı çocuğa yapmadığını da bırakmamıştı. Onu, kimliğinden, inancından, geleneklerinden koparmaya çalışmıştı. Bir ölçüde de başarılı olmuştu.

Öylesine ihanet etmişti ki o çocuğa; neredeyse ırzına geçmişti…

Evet, Türkiye Cumhuriyeti’nin okulunda devletin öğretmeni böyle diyor, böyle anlatıyordu öğrencilere Mustafa Kemal’i…

Tek başıma itiraz ediyor; tepki koyuyordum. Fakat kimseyi ikna edemiyor, dışlanıyordum. Hatta bir arkadaşım bir seferinde bana; “ Sen bu okula niye geldin, fitne çıkarmaya mı ? “ demişti. Büyük bir kin duyuyordum okuluma ve o öğretmenlerime karşı…

Büyük Türk Milliyetçisi Mustafa Kemal’e nasıl böyle derlerdi.

Kabul edemiyordum.

İçimde büyüyen öfke, artık bana öğretilen din anlayışına karşı da yükseliyordu. Hararetle dini sorguluyordum. Bize öğretilen İslam’ın Türk ulusunun milli kimliği aleyhine kullanılan bir unsur olduğunu düşünmeye başlamıştım ve zamanla bu kanı bende iyice yerleşmişti.

Türk milletinin kimliğiyle barışık bir İslami anlayış olmalıydı.

İşte ben bunun için üniversite sınavında sadece İlahiyat fakültelerini tercih etmiştim.

Türk kimliğiyle barışık milli bir din anlayışının oluşumuna yahut tarihte var olan bu din anlayışının yeniden diriltilmesine hizmet etmeliydim.

Bunun için istemiştim İlahiyat okumayı…

İlahiyat fakültesinde beni, İmam Hatip Lisesindeki Atatürk ve Türk karşıtı zihniyetin katmerlisi karşılamıştı.

Fakültede bir hocamız, hiçbir bilimsel temeli olmadığı halde Arapça’nın bütün Müslümanların anadili olduğunu iddia ediyordu. Neymiş efendim; Peygamberin eşleri bütün Müslümanların anneleriymiş. O annelerimizin dili de Arapça imiş. O halde bizim de anadilimiz Arapça imiş. Bu nedenle Müslümanlar olarak anadilimizi öğrenmeli ve mümkün olduğunca anadilimizle konuşmalıymışız….

Bize bunları söyleyen şahsın akademik ünvanı da vardı; Doçent idi hocamız…

Örnekler o kadar çok ki…

Ama gerçeği hepimiz biliyoruz. Kur’an Kursları, İmam Hatip Liseleri ve İlahiyat fakültelerinde koyu bir Türk ve Atatürk karşıtlığı aşılanıyor.

Bu okullardan mezun olan öğrencilerin büyük çoğunluğu Cumhuriyet değerleriyle barışık değil...

Bu sebeple bu okulların mevcudiyetini savunmak, devlet eliyle cumhuriyet karşıtı nesillerin yetiştirilmesinin devamını savunmaktır.

Günümüzde sorunun çok daha büyük olduğunu biliyorum. Artık tarikat ve cemaat okulları maalesef yurdun dört bir yanını sarmış durumda…

Ancak her şeye karşın yolumuzdan dönmeyeceğiz. Baş eğemeyecek ve pes etmeyeceğiz…

Gerici güçlerin dehşet verici ilerleyişlerine ve sahip oldukları devasa güce karşın Atatürk’ümüzü ve onun en büyük eserim dediği Laik Cumhuriyeti inanç ve kararlılıkla savunmaya devam edeceğiz.

Dinsel eğitim veren okullardan mezun olup da Cumhuriyet değerlerini savunan pek çok insanımız mevcut.

El birliği ve güç birliği ile Cumhuriyet aydınlığına hizmet etmeliyiz.

Zira, hiç kuşku yok ki, Türk ulusunu aydınlığa, mutluluğa ve refaha ulaştıracak yol Atatürk'ün yoludur, Atatürkçülük yoludur.

Çünkü; Atatürkçülük, bağımsızlık demektir. Atatürkçülük, hurafe, yobazlık ve bedevi gelenekleri yerine akıl ve bilimi rehber almak demektir. Atatürkçülük, gerici, teokratik referanslar yerine çağdaşlık ve laiklik demektir. Nitekim yüce Atatürk bir sözünde şöyle buyurmaktadır:

"Benim akıl ve bilimden başka manevi bir mirasım yoktur. Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. Hayatta en gerçek yol gösterici bilimdir. "

Hiç kuşku yok ki Atatürk, Türk tarihinin yetiştirdiği en büyük şahsiyetlerden biridir.

Bu nedenle;

Atatürkçülük, binlerce yıllık Türk tarihinin kahramanları olan Oğuz Kağan, Bilge Kağan, Alparslan, Timur, Cengiz Han, Dede Korkut, Hoca Ahmet Yesevi, Karamanoğlu Mehmet Bey, Osman Bey, Hacı Bektaş Veli, Yunus Emre, Pir Sultan Abdal, Şah İsmail Hatai ve daha adını anmadığımız binlerce yüce kişiliğin yolunda yürümek demektir.

Yürüyüşümüz sonsuza değin sürecektir.

Bu vesileyle Hakka yürüyüşünün 70. yıl dönümünde bir zamanlar nasıl kendisine karşı nefret duyduğum ama sonra hayranlıkla bağlandığım şanlı Atatürk’ümüzü kalbimin derinliklerinden gelen mukaddes bir ürperme eşliğinde saygıyla anıyor manevi hatırası önünde sevgiyle eğiliyorum.

Ruhun şad olsun Yüce Atatürk !


Mustafa Cemil Kılıç

İstanbul, Kasım 2008