Kültür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kültür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Ocak 2009 Cumartesi

Sanatın Çirkin Yüzleri: "İçeridekiler"



-Bedri Baykam-


Geçen hafta sözde “Ermeni soykırımı” iddialarını kabullenmemenin dışarıdaki faturalarını aktarmıştım. Bugün ise aynı bu çirkinliğin ülkemizde nasıl yaşandığını göreceksiniz.

Yıllardır medyadan takip ettiğimiz ve ne yazık ki kanıksadığımız bir durum vardır: 2.Cumhuriyetçi medyada, ulusalcı ve solcular sansür edilirler, dünyaya hep anti-Kemalist gözlükle bakılır. Medyada yıllardır hangi sergi veya kitabımın hangi basın organlarında, nasıl sayfalardan son anda çıkarılarak yok edildiğini, içinden örneklerle biliyorum. Siyasi duruşumla direkt olarak bağlantılı olan bu zavallılıklara, Kemalizm’e hayatımın onuru olarak baktığım için aldırmadım. Artık, aynı grubun kültüre sızmış kesimi, bu iğrenç tavrı sanat yaşamımıza yönlendiriyor.

İlk örnek bu yıl, Frankfurt’ta düzenlenen “Made in Turkey” sergisi: Küratör Heike Stockhaus, sergiye katılan kimi sanatçıların “Bedri Baykam bu sergiye alınırsa, biz girmeyiz” dediklerini kendi ağzıyla, hatta “sanatçı” isimleri sayarak bana aktardı. Hem de eleştirmen Ayşegül Sönmez’in önünde, bir restoranda, “ben başından beri sizi istiyordum ama bu laflar karşısında çaresiz kaldım” diyerek! Ben de bu sözleri esefle dinledikten sonra, gerek kendisiyle, gerek bu demokrasiden nasibini almamışlarla yüzleşmeye ve gündem üstünden medenice tartışmaya açık olduğumu anlattım. Sonuçta Stockhaus, bu şekilde Türk sanatını temsil edecek bir koca serginin yükünün onu ezdiğini kanıtlarcasına, bu insancıkların baskısına boyun eğdi: Bu sergiye, ne ben, ne de Ekrem Kahraman gibi tescilli ulusalcılar alındı, fatura gülünç biçimde Türk sanatına çıktı.

Bu skandalı, tüm boyutlarıyla Frankfurt’ta görevli olan kültür ataşesi Hüseyin Gazi Coşan’a aktardım. Sanki bu sergiyi yapacak, bu ülkede kimin ne olup olmadığını bilen sanat insanı kalmamış gibi, bu görevin bu basiretsizlikleri gösteren Stockhaus’a verilmiş olmasını, tekrar tüm ayrıntılarını öne çıkararak eleştirdim. Türkiye temsilcileri bu ikazlara hiçbir karşılık vermedi. O anda iki alternatifim vardı: Bu anti-demokratik büyük rezaleti kamuoyuna açıp, sergiye eser vermiş tüm sanatçılara duyurup, bu iğrenç oyunu durdurmak veya binbir güçlükle yurt dışında ses bulan Türk sanatının “önünü tıkamamak” için, hesaplaşmayı geleceğe bırakmak… Ben ikinci yolu seçtim.

Aradan henüz birkaç ay geçmemişti ki, bu tartışmaları hiç bilmeyen Ekrem Kahraman, Piramid Sanat’ta tesadüfen edindiği bir bilgiyi benimle paylaşarak ciddi bir ikaz yaptı. “İstanbul’da açtığınız 68’in 40. Yılı sergisini Almanya’ya götürecekmişsiniz. O konuda bir özel üniversitenin çevresindeki bir 68 sergisiyle ilişkili olan kişiler, Alman kurumlarla temas ederek, projeyi engelliyorlarmış, dikkatli olun” (Aynı sergiyi, bu cuma Ankara Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlarda 68 sanatçı ile açıyoruz)

Kanım dondu. Ekrem’in bu sergi ile ilgili çeşitli Alman küratörlerin bizimle temas etmiş olduğunu kendi başına bilmesine imkan yoktu. Büyük bir ciddi teklif ve çalışma gerçekten vardı. Üstelik o zamanlarda da Almanya’dan gelen sesler, somutlaşmak üzere olan projenin yavaşladığı şeklindeydi. “Onay almış projeniz, İstanbul’dan gelen ikinci teklifin öne sürdüğü şartla durdurulmuş” diyen Ekrem’in sözlerini ciddiye almayacak mıydım?

Bardağı toptan taşıran olay, son haftalarda yaşandı. Yine Almanya’da bir müze; iki yılı aşkın bir süredir yapılan temaslar sonucu oluşan büyük bir sergiyi benimle yapma kararı almıştı. Birinci elden, serginin ve müzenin yetkililerinden aldığım bir bilgi, midemin ömrümde bir daha belki olamayacak kadar kalkmasına neden oldu. Türkiye’den bir ünlü “sanat insanı”(!), bu kişilerle konuşarak, hakkımda gerçekle hiçbir ilişkisi olmayan iftiraları, malum her Atatürkçü’yü“faşist-ırkçı-aşırı milliyetçi” gösterme taktikleriyle, bu üç kişinin önüne, bir pislik torbası olarak bırakıp gitmiş! Müze müdürüne, yüzleşmeye hazır olduğumu söyleyerek “Bakın, bir kalpazanın bile, ortaya paranın sahtesini koyarken harcadığı bir emek vardır. Yalan söylemek bu kadar ucuz mu?” diye sordum ve ekledim: “Ben Orhan Pamuk gibi düşünmeye mecbur muyum? Kemalist yorumlar Avrupa’da yasaklandıysa, bildirirsiniz, zaman kaybetmeyiz. Öyle değilse, bu şahıs utanç verici iddiaları hakkında, daha önce haddi bildirilmiş mesnetsiz dedikodular dışında, bir tek kanıt getirirse, ben sanatı, yazarlığı ve bu hazırladığımız sergiyi bırakacağım. Getirmezse, ki getiremeyecek, ondan aynı onurlu tavrı beklemiyorum. Sadece bundan sonra sizlerin gözünün içine bakamasın, yeter”.

Türkiye’de benden çok farklı siyasi görüşlere sahip sanatçılara karşı, buna benzer arkadan hançerlemeleri, ayak kaydırmaları, biz Kemalistler yapmayı neden aklımıza getirmedik, hiç düşündünüz mü? Bu ülkeye demokrasinin tüm altyapısını biz getirdik ve bunu olgunlukla hazmettik de ondan! Her biri kendini iyi bilen ve farklı düşünen insanları yok etme hayalleri ile beslenen bu şahısları, tüm hoşgörüsüzlükleri ve anti-demokratiklikleriyle baş başa bırakıp, kendileriyle yüzleşmelerini bekliyorum. Yoksa, tarih üzerinden kendilerine yapışacak bu leke asla silinmeyecek…

6 Ocak 2009

Sanatın Çirkin Yüzleri: "Dışarıdakiler"



-Bedri Baykam-


Sabrın taştığı noktalar vardır bir insanın yaşamında. Yapılan her türlü haksızlığa, atılan her türlü iftiraya karşı, “it ürür kervan yürür” dersiniz, tepki vermemek için direnerek… Sonra bir an gelir, öyle yeni bir alçaklık yapılır ki, o andan itibaren susmanız mümkün olmadığı gibi, sessiz kalmanızın tam tersine, ülkenize, tarihinize zarar veren bir “iç saygısızlık” olduğunu fark edersiniz… İşte öyle bir an yaşıyorum. Bugün size yurtdışından karşıma örülen bazı duvarları anlatacağım. Ama esas bardağımı taşıran “yerel yüzsüzlükleri”, haftaya konuşacağız.

Yıl 1983’dü… California’daki en parasız ve en güzel günlerimdi. Tual resmi yapacak param yoktu. Kağıt resimler yapmaktan artan zamanda, her gün gittiğim “Cafe Roma” da tüm gün kitap okurdum. Genç kızlarla flört, günü bir kahve bir sandviçle geçiştirmek, o günkü öğrencime tenis dersini vermek, olağan akışın diğer parçalarıydı.

ABD’nin en ilerici kenti olan Berkeley’in sokaklarında 83 yazının bir günü gezinirken, biraz ileriden gelen mistik bir müzik sesi beni mıknatıs gibi çekti. Yanımda yıllar sonra hakkımda belgesel yapacak olan Makedonyalı arkadaşım Stefan Svetiev vardı. Adının Michael Masley olduğunu sonradan öğrendiğim, sakallı, gözlüklü, biraz hippi kılıklı sokak müzisyeni, kendi icat ettiği formülle, parmaklarına bağladığı küçük sopacıklarla Macar kökenli bir enstrüman olan “Cymbalom” u inanılmaz bir uzay müziğine geçiş aracı olarak kullanıyordu. Birden büyülenmiştik. Bir saat ayakta izledik ve bu genç adamla arkadaş olduk. Sinema, resim, müzik konuşuyorduk. Parasızdık ama hayallerimiz vardı. Elimizde de buz gibi biramız olunca sohbetler koyulaşıyordu.

1980’ler bu Berkeley sokak kültürünün işçiliği ve kardeşliğiyle geçti. Michael Masley hemen bizi beraber çalıştığı Barry Cleveland’la tanıştırdı. Yıllarca onların müziği, beni resim yaparken en az Pink Floyd ve Depeche Mode kadar besledi. Ben onların müziğiyle resim yaptım, onlar ise benim atölye ve resimlerimden etkilenip bunu müziklerine ve yaptıkları plakların kapaklarına taşıdılar. Biz, sanatın kan kardeşleriydik…

Yıllar geçti. Sanat, siyaset, geçim, tüm mücadelelerimiz için o günden beri devam ediyor. Ben her zaman olduğu gibi, bu eski arkadaşlarımla dost kalmayı başardım, bizi ayıran iki kıta ve bir okyanusa rağmen… Birbirimizden beslenmeye ve haberleşmeye devam ettik. Michael türlü imkansızlıklarına rağmen Bush aleyhine site kurdu. İki yıl kadar önce Barry İstanbul’a geldi ve bir hafta kaldı. Son gün ise, benimle yarım saatlik bir film çekti, “Michael hakkında bir belgesel film yapılıyor, onda tabii senin de olmanı istiyorlar.” diyerek. Keyifle kabul ettim ve nefis anekdotlar aktardım.

Aylar sonra, kim bilir hangi yobaz çıkartmayla ilgili hangi dertle uğraşırken, Michael’in filmini çeken Martin Y.’den bir mail aldım. “Filme beni dahil etmek istediğini ama Ermeni Soykırımını tanıyıp tanımadığımı” soruyordu. Yanıtım uzun olacağı için, kendisini biraz bekleteceğimi söyleyip, iki ay sonra, içeriğini tahmin edeceğiniz mektubu, üslubumu, dostluğumu bozmadan, sorduğu sorunun konuyla ilişkisizliğini vurgulayarak aktardım. Dönen yanıt sinirli ve gülünçtü. Uzatmamayım, yine tahmin edeceğiniz gibi yanıtı, bu sefer haddini bildirerek verdim. Bunun ardından da sorduğu sorunun içeriğiyle ilgili bir polemik yaşadık. Sonuçta bu şekilde yer almayı reddettim ve bu filmin kaybı oldu.

Kaybedeceğim şey, 100 milyon dolar olsa, yine de görüşüm değişmezdi. Bu konularda bana etki yapabilecek bir tehdit veya bir ödüllendirme bulmak kimse için mümkün değildi. Michael “canım, azıcık ucundan kabul etsen ne olur” gibisinden şeyler söyleyerek durumu kurtarmaya çalıştıysa da tabii ki başarılı olamadı. “Ermeni Soykırımı” iddiacıları, 25 yıllık bir kardeşliğin orta yerine, en gülünç şekilde nifak tohumlarını yerleştirmişlerdi. Tabii ki beni üzen esas konu buydu.

Aklıma 1990’larda Fransız eleştirmen Francis P.’ nin Paris’te bir kahvede söyledikleri geldi: “Sen bu kafayla, Türkiye’yi Ermeni, Kürt ve Kıbrıs konularında böyle savunmaya devam edersen, buralarda hiçbir noktaya gelemezsin.” Bende kendisine “konu buysa, bu şekilde bir yere gelmemeyi tercih ederim” dedim.

Şimdi düşünüyorum da… Batının ısrarla kimleri adam yerine koyduğunu, kimleri ödüllendirip, yüceltip, kimlerin önünü kestiğini, Francis’in söylediklerine de bakıp daha iyi anlıyorum. Bu dünya düzeni, açıkça ruhumuzu, geçmişimizi, inançlarımızı satmamızı veya “değiştiğimize” inanmamızı istiyor… Bu örneklere ekleyeceğim daha pek çok konu var ama bu kadarı yeter.

Bu hafta sizlere Türkiye Cumhuriyeti karşıtı yabancıların, Atatürkçü, ulusalcı sanatçıların önünü nasıl kestiklerini aktardım. Ama ne yazık ki haftaya makalem çok daha korkunç olacak. Bu ülkenin kendi yetiştirdiği bazı “sanat insanları”nın onurlarını nasıl kaybediyor olduklarını göreceksiniz…

Bedri Baykam

30 Aralık 2008

30 Aralık 2008 Salı

Mustafalaştırma, Sıradanlaştırma, Buharlaştırma

Mustafalaştırma, Sıradanlaştırma, Buharlaştırma


-Hüseyin Özbek-


Bazı adlar, imgeler akıldan geçirildiğinde, yahut dillendirildiğinde olumlu çağrışımlara yol açar. Mustafa Kemal, bu değerlendirmeye uygunluk açısından verilecek örneklerin başında gelir. Atatürk adıyla birlikte bilincimizde bağımsızlık, onur, direnme, baş eğmeme, saygınlık, askeri deha, yüksek komutanlık vasıfları, ulusu kurtarma, devlet kurma başta olmak üzere bir sürü kavramın resmigeçidi başlar. Bunun nedeni, siyasal, sosyal tercihleri farklılıklar taşısa bile sıradan insanlarımızın ezici çoğunluğu için Atatürk’ ün hem kişisel hem de kolektif bir gurur, onur simgesi olmaya devam etmekte oluşudur.

Ulusal yıkımların yaşandığı zaaf dönemlerinde milletlerin sığınıp güç alabilecekleri, karamsarlık, kötümserlik, teslimiyet havasını dağıtıp, yılgınlık psikolojisini aşabilecekleri simgelere ihtiyaçları olur. Böyle zamanlarda geçmiş tarihlerindeki mitolojik kahramanlar, görkemli zaferler, destansı figürler ulusun direniş gıdası olur.

Atatürk’ ün günümüz için taşıdığı önem, Türk ulusunu yok oluş ve yıkım günlerinden kurtuluşa götüren önderliğinin yanında, yeni yıkımların, yeni saldırıların, yeni kuşatmaların da hem sığınağı, hem direnç kaynağı olmasıdır. Bu bakımdan milenyum emperyalizminin, iyice saldırganlaşan küresel sermayenin, AB ve ABD’ nin, Atatürk’ ü ve Kemalizm’i çoktandır hedef tahtasına oturtmasının nedenlerinin iyi tahlil edilmesi gerekmektedir.

Küresel sermayenin çıkarları açısından başta Türk ulusu olmak üzere, tüm ezilenlerin, emperyalizmin sömürü hedefindeki halkların ortak bir değerinin, yani Atatürk’ ün ötelenmesi, itelenmesi, örselenmesi, toplumsal borsanın en dibe vuran kağıdı haline getirilmesi gerekmektedir. Mustafa Kemal’ in Türkler açısından taşıdığı olumlu değerlerin tümünün olumsuza çevrilmesine yönelik psikolojik harekat tüm hızıyla sürmektedir. Brüksel ve Waşington epeydir Türkiye Cumhuriyeti’ nin kuruluş kodlarından, milli koordinatlarından Atatürk adının, Kemalist düşüncenin silinmesi istemini bu nedenle dillendirmektedir.

Bu istemlere, küresel sermayenin uzantısı Türkiyeli sermaye ile, Mütareke İstanbul’ unun işgalci müttefikleri Teali İslam Cemiyeti, Kürt Teali Cemiyeti, Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın günümüzdeki mirasçılarınca canı gönülden arka çıkılmakta, gönüllü taşeronluk yapılmaktadır.

Atatürk’ ün Türk milletinin ortak gurur simgesi, Türkiye Cumhuriyeti ulus devletinin felsefi ve ideolojik temeli olmaktan çıkarılması çabalarının başarılı olması durumunda Cumhuriyet’ten de, devletten de geriye bir şey kalmayacağı, Türk milletinin de varlığını sürdüremeyeceği kuşkusuzdur.

Atatürk’ü ortalama Türk’ ün bilincindeki emperyalistleri yenen, ulusunu ve ülkesini kurtaran bir milli kahraman algısından arındırıp, kişilik zaafları içinde, dostlarına vefasız, alkolik, tedirgin, vehimli, yalnızlık okyanusu içinde yüzen biri olarak sıradanlaştırma (Mustafalaştırma) operasyonu, kamuoyuna tekelci sermaye medyasınca yılın sinema olayı olarak pazarlanmaktadır.

Mustafa filmi bana yıllar önce çevrilen, aşağı yukarı aynı kişi ve kurumlarca desteklenen Gallipoli’ yi hatırlattı. Çanakkale muharebelerini konu alan Gallipoli daha gösterime girmeden kimi çevrelerce Oskar’ a aday gösterilmiş, aylarca medya manşetlerinden inmemiş, ülkenin her yanında ilköğretim öğrencilerine başlarında öğretmenleri bu film seyrettirilmişti! Filmde Çanakkale’ ye teşrif ederek topraklarımızı şereflendiren İngiliz, Fransız ve Anzak ( o tarihte İngiliz sömürgeleri olan Avustralya ve Yeni Zelanda ) askerlerinin dramatik öyküleri, annelerine, sevgililerine yazdıkları lirik mektuplar konu ediliyordu. Filmin Ayhan Işık’ ı, Cüneyt Arkın’ ı, Göksel Arsoy’ u İngiliz, Fransız, Anzak askerleriydi. Bizim Mehmetlere ise Cevat Kurtuluş’ la Sami Hazinses arası bir rol verilmişti!

Homores, İlyada destanında Truva savaşlarını anlatır. Destana göre Menelas’ ın karısı güzel Helen’ i Troya’ ya kaçıran Paris bu savaşın çıkmasına sebep olmuştur. Olayı mitolojik tortularından ve destansı öğelerden arındırırsak asıl neden Yunan tarafının Anadolu’ yu ele geçirme arzusudur. Yani neden ekonomik ve siyasaldır. Büyük şair olduğu kadar soylu bir ruh taşıyan Yunan’ lı Homeros bu savaşta Troyalıların hakkını yemez. Troya Prensi Hektor’ un savaşçılığını, yiğitliğini, ülkesi için fedakarlığını adeta kutsar. Onu Akha ( Yunan ) kahramanı Aşil’ e denk bir kişilik olarak işler. Her nedense bizim Tanzimat münevveri kompleksini bir türlü aşamamış, ulusuyla, ülkesiyle gönül bağını çoktan kopartmış kimi aydınlarımızın, seçkinlerimizin kendi milletini aşağılayıp batıya tapınma derecesindeki hastalıklı yaklaşımını görünce insanın binlerce yıl öncesinin büyük şairine duyduğu saygısı daha da artıyor.

Gallipoli’ yi izleyince yönetmenin ülkemizi işgale gelen dünyanın efendilerine, onların çelikten kaleye benzer zıhlılarına, ölüm kusan toplarına, donanımlı askerlerine karşı Mehmetlerin destansı direnişini anlatma gibi bir amacının olmadığını anladım. Yönetmenin bütün derdi Holivut kalıplarında, batılıların damak zevkine uygun bir film yaparak beğenilerini kazanmak, piyasalarına kabul edilmekti!

Ülkemizi işgale gelen emperyalizmin silahlı gücü bu nedenle bir romantizm sarmalı içinde sunuluyor, Türk seyirciler bir sinema büyüsü içinde Çanakkale’ deki işgalci askerlerin trajedisine ağlatılıyordu. Çanakkale, ortalama Türk’ ün algısındaki, kibirli emperyalizme direnişin, yenilmezliğinin sulara gömülüşünün, askerlerine taarruzu değil ölmeyi emreden Mustafa Kemal’ in yıldızının parladığı yer olmaktan çıkarılıyordu. Gallipoli’nin yönetmeninin kamerasından yansıtılan Çanakkale, Batılı beyaz adamın teşrifiyle şereflenen alelade bir toprak parçasından öte bir şey değildi.

Yüzen kalelerin ölüm kusan toplarına, namlusundan alev saçan işgalci mitralyözlerine bana mısın demeyen Mehmetleri bir çırpıda harcayıveren, bunca yılın Çanakkale’sini de Gallipoli yapıveren yönetmenin batı tribününden beklediği alkış uğruna verdiği acı kuşkusuz daha ağır gelmiştir Çanakkale şehitlerine!

Gallipoli’den bu yana ulusal bilincimize, kolektif duyarlığımıza yönelik saldırılara, yazılı ve görsel sosyo psikolojik kültürel kampanyalara niçin hız verildiğinin iyi düşünülmesi gerekmektedir. BOP’ un, GOP’ un önündeki en büyük engel, ulus devletin, tekil yapının kilit taşı, yenilmezlik ve ulusal direnç simgesi Atatürk’tür. Tür ulusunun direnç ruhunu, bağımsızlık tutkusunu temsil eden önderinin saydığımız nedenlerle Mustafalaştırılması gerekmektedir.

Son yıllarda yazılan romanlar, sözüm ona araştırmalarda objektiflik, özel yaşamın mahrem boyutlarının da ortaya çıkarılması adına Atatürk’ün özel yaşamıyla, Latife Hanım’ la, Fikriye Hanım’ la ilgili bilinmezlerin açıklanması söylemiyle gerçekleştirilen gri taarruzlar aynı amaca yöneliktir: Atatürk’ün Türk ulusunun gönlünden, bilincinden kazınması, silinmesi, Mustafalaştırılması, sıradanlaştırılmasıyla ebedi yalnızlığa mahkum edilmesidir.

Türk milleti ile Atatürk arasına örülmek istenen Berlin duvarının inşası her yeni filimle, her yeni araştırmayl(!) biraz daha yükselmektedir. Belleğini yitiren, tarih bilincinden soyutlanmış bir halkın ulus özelliğini kaybedip sürüleşeceği, sömürüye, esarete direncinin söz konusu bile olamayacağını bilenler yeni filimler, yeni romanlar, yeni araştırmalar için kesenin ağzını açmış, cömert katkılar için hazırda beklemektedirler.

Mustafalaştırmaya, sıradanlaştırmaya, buharlaştırmaya karşı Mustafa Kemal Atatürk’ü ulusça derin bilinçaltında yaşatarak günümüzün Mustafa’sı olmak gerekiyor. Direncin, onurun, özgürlüğün, sömürüye karşı duruşun, mazlumun yanında saf tutmanın Mustafa’ sı!

Hüseyin Özbek

Avukat, İstanbul Barosu Yönetim Kurulu Üyesi

21 Kasım 2008

Bir Gerçek "Mustafa Kemal” Filmi Özlemi...

Bir Gerçek "Mustafa Kemal” Filmi Özlemi...


-Bedri Baykam-


Geçen hafta “Mustafa” filminde, Can Dündar’ın “herkese yaranmaya çalışma” hırsı içinde kendini imha edişiyle ortaya çıkan “ölüm noktasını” yazmıştım. Dündar, Atatürk’ün o dönemde hiçbir batılı liderde bile görülmeyen demokratikleşme çabalarını bilinçli olarak örterek ne yazık ki, kötü niyetini tescil etmiş oldu. Bugün ise size Dündar’ın filminin gaflarının kanıtlarını saymaya devam ederek zamanınızı çalmayacağım. Özellikle Turgut Özakman’ın nefis dizisinden sonra…

Mustafa Kemal gibi dünya tarihine adını yazdırmış bir lider hakkında da, isteyen herkes istediği sonuca ulaşabileceği filmi yapabilir. Mustafa Kemal’in olağan dışı anıları, başarıları, tarihi/ kültürel ve siyasi devrimlerle yüklü hayatında; o kadar “sinematografik” yaşanmışlık var ki, bunları filme dönüştürmek isteyen yaratıcı bir yönetmen, bu bolluk içerisinde ne yapacağını şaşırır!

Ne yazık ki Dündar, etkilenmek için bula bula Vamık Volkan’ın “Ölümsüz Atatürk” ünü bulmuş. O kitabı okurken o kadar paranoyak derecede abartılı yorumlara rastlamıştım ki! Örnek mi? Mesela Mustafa Kemal, mahallesindeki Binbaşı Kadri’nin askeri ortaokula giden oğlunun üniformasını kıskandığı için asker olmuş! Artık üstünü siz düşünün ve Dündar yine de insaflı davranmış(!) deyin…

Yıllardır, Mustafa Kemal’i tüm tarihsel kimliği ile olduğu kadar, yaşadığı yoğun kişisel anıları da içine alarak yoğuracak büyük prodüksiyonlu bir film bir türlü yapılamadığı için, kahrolmuşumdur. Arada kimi zaman çeşitli girişimler saman alevi gibi parlamış, ardından yok olmuşlardır. Buna rağmen ben de sinema ile yıllardır içli dışlı yaşayan bir sanatçı olarak, Mustafa Kemal’in hayatından böyle bir senaryoya aktarılması gereken ilginç köşeleri ayrıntılarıyla not ettim. Çünkü elbet sonunda bir gün bu ihtiyacı hisseden bir hükümet veya “bonkör bir zengin” çıkacak!

Can Dündar’ın ne yazık ki tutarsız niyetlerini kanıtladığı “Mustafa” sı, aslında hayalimde görmeyi umduğum muhteşem bir Mustafa Kemal filmine ne yazık ki hiç yaklaşamadı! Geçen hafta söylediğim gibi hedef tabii ki Mustafa Kemal’i hatasız bir heykel, mükemmel bir kurgu insanı olarak göstermek olamaz! Aksine Mustafa Kemal’i kadınlara olan ilgisi, müzik, alkol, dans ve sigara ile somutlaştıran gece hayatı merakı, tarihsel kimliğinin yanı sıra, onun olağanüstü yaşamını süsleyen yadsınamaz verilerdi. Konumuz bunların saklanması değil!

“Hayalimde seyrettiğim” Mustafa Kemal filminde, tarihin en etkileyici insanlarından birinin en ilginç kişisel hikayeleri de var. Size, böyle bir senaryoya renk katacak örnekler aktarayım:

*Mustafa Kemal’in Harbiye askeri okulunda arkadaş olduğu Ali Fuat’la geçirdiği yakın dostluk günleri ve bir hafta sonu Büyükada’ya giderek onun telkini ve öğretileriyle bira yerine rakı içmeye başlaması, aralarındaki samimiyete güvenerek ona şiir ve resim’e olan yoğun ilgisini aktarması.

*1906’da “Vatan ve Hürriyet Cemiyeti” ni kurarken, Ömer Naci ve Bursalı Tahir ile beraber silah üstüne Selanik’te yemin etmesi.

*Askeri okula geceleri ranzalarda yatarken arkadaşlarına gizlice Voltaire veya Namık Kemal’den bölümler okuyup özgürlük aşkını dışa vurması.

* Sofya’da geçirdiği süreç içinde General Petroff’un güzel kızı Dimitrina’ya olan aşkı ve Petroff’un kızının bir Müslümanla evlenmesini şiddetle reddetmesiyle bu işin suya düşmesi.

*Berlin’de, Adlon Hotel’de kaldığı dönemde bu tarihi kente ve zevkli yoğun gece hayatına olan ilgisi.

*1920’de Cumhuriyeti ilan etmeden önce kuvvetlerini silahlı mücadeleye hazırlarken yurdun içinden son isyanın Yozgat’tan gelmesi ve geniş “Çapanoğlu ailesi” nin Mustafa Kemal’in güçlerine karşı verdiği savaş (böylece günümüzde bazı insanlar bugün “bu işte bir Çapanoğlu çıktı” cümlesinin kaynağını öğrenmiş oldular)

*Ankara’da Rus Büyükelçiliğinde verilen bir davette, Büyükelçiyi şoke ederek “bize bu ziyafeti hazırlayan ahçı ve garsonları da çağırıp geceye dahil etsenize, ancak böyle yaparak ‘sınıfsız bir masaya’ ulaşmış oluruz” demesi ve o gece bu arzusunu gerçekleştirebilmesi.

Dünyaya örnek oluşturmuş ve emperyalizmle savaşı, barış felsefesi üzerinden gerçekleştirmiş bir liderin ardından tüm dünyanın, Castro’nun, Unesco’nun, Clinton’un muhteşem sözleri…

Bunlar, askeri deha ile devlet adamlığını, devrimcilikle büyük bir hümanizma felsefesini birleştiren bir insanın ardından hatırlayabileceğiniz anlardan küçük bir demet…

Atatürk tesadüfen gencecik yaşta ölmüş olsaydı, nasıl bir dünyada yaşardık? İşte o büyük Atatürk süper prodüksiyonunu izleyeceğimiz şanslı güne kadar, siz bu sorunun yanıtını Gani Müjde’nin o muhteşem “Osmanlı Cumhuriyeti” filminden alın ve aslında hiçbir abartısı olmayan bu filmin Ata Demirer başta olmak üzere tüm kahramanlarını ayakta alkışlayın! Lütfen bu filmi kaçırmayın!

Bedri Baykam

16 Aralık 2008

“Mustafa” Filmi’nin Ölüm Noktası….(1)

“Mustafa” Filmi’nin Ölüm Noktası….(1)


-Bedri Baykam-


“Mustafa” Türkiye’de fırtınalar yaratırken sergim için bir ay kadar yurt dışında kaldığımdan, filme ancak iki hafta önce gidebildim.

Vurucu eleştirim için, sizi bekletmeme gerek yok; Can Dündar’ın nasıl bir uçuruma yuvarlandığını göstermek için, size bir soru yönelteceğim: 2050 yılında Türk futbolu hakkında yapılan bir belgesel, 2000’lerdeki büyük başarılarımızdan hiç söz etmezse, gülünç bir duruma düşer değil mi? İşe önce “ölüm noktası” olarak adlandırdığım bu düzeydeki gaftan başlayalım.

Filmin ikinci yarısında, 1930’da, Atatürk’ün üç haftalık bir yurt gezisine çıktığı, halktaki hoşnutsuzluğu, dalkavuklardan ve rüşvetlerden şikayetlerini biraz şaşkınlıkla öğrendiği anlatılıyor. Oğlumun kulağına fısıldıyorum “bak şimdi Serbest Fırkadan söz edecek”. Ne gezer! Dündar, o noktadan sonra birden 1933’e, 10.yıl nutkuna atlıyor, sonrada ardından Atatürk’ün yine ne diktatörlüğü kalıyor, ne de muhalefeti toptan yok etmesi…. Yani Atatürk’ün 1930’da uzun aylara yayılan bir süreçte Fethi Okyar’ı çağırttığı, kendi partisinin yani CHP’nin karşısında bir muhalefet partisi oluşturması için görev verdiği; Okyar’ın da bunu gerçekleştirdiği “yaşanmamış” sayılıyor. O günleri ben tabiî ki “içinden” yaşamadım. Ama o yılların her gazetesini, aylara yayılan bir süreçte satır satır taradım. Atatürk’ün “serbest münakaşa en beğendiğim rejim tarzıdır”, “İki Parti’nin Cumhuriyeti güçlendirecek mücadelesini memnuniyetle müşahede edeceğim” gibi demeçlerini ezbere biliyorum. Şimdi Mustafa Kemal Atatürk’ün Fransız sevgilisi Corinne’le olan mektuplaşmalarından, Atatürk’ün İnönü’ye yazdığı tarihi notlara kadar her belgeye “ulaşmış” Can Dündar, bu koca Serbest Fırka gerçeğini hiç duymadığı için mi (!) yoksa önemsiz bulduğu için mi (?) koymamayı seçti? Yoksa her ikisi de size “olanaksız” görünüyorsa, bunun daha “liberal” (!!) gerekçeleri mi var? Dündar’ın filmi, Türk halkını “enayi” yerine koyup, o gülünç bilinçli ıskalamayı yaptığı anda gözümde vefat etti.

Hiç kimsenin kendisini bu kadar kurnaz sanmaya hakkı yok. Bir yandan Atatürk mirasını “incelikle” kullanıp Cumhuriyetçileri kendine bağlamak, bir yandan da “2.Cumhuriyetçi” ekolle tüm omurga ilişkilerini canlı tutmak! Dündar’ın tek “uyanık” hedefi olmuş kurgusunda: araya sıkıştırdığı bazı marşlar ve övücü cümlelerle Atatürkçülere göz kırparken, öte yandan insafsız ve anakronik yorumlarla Atatürk’ü yıpratıp, Altan biraderlere “gördünüz mü nasıl yıktım tabuları” diyebilmek!

Dündar, verdiğim o tek örnekle bile bu film üstünden şah-mat oluşunu değiştiremez, bu bilginin son 15-20 yılda şekillenen tüm demokratik tartışmalarımızdaki kocaman yerini göz ardı edemez. Siz hiç kendisine karşı parti kurduran, hergün demokrasiyi öven, çok partili rejimin tüm altyapısını getiren “enayi” bir diktatör heveslisi duydunuz mu ömrünüzde? Ama anlaşılan Gül ve Erdoğan’a da ”belgesel” yapabilme oportünizminde kalmak, böyle bellek, mantık ve kimlik kayıpları gerektiriyor!

Halbuki bu filme, yağan onca eleştiriden etkilenmeden, nesnel kalma kararlılığımla tam tersine, Atatürk’ü insani anekdotlarla, kanlı-canlı bir gerçek haline dönüştürmüş olması ümidiyle gittim. Daha önce ulusalcılık tartışmalarında, Dündar’ın konuklarının “bizler” aleyhine abartılı dengesizliğini dile getirmiştim. Ama bu kadar hassas bir konuda, daha özenli olacağını sandım. Filmi de başından itibaren sanatsal hoşgörü ile izledim. Ne yazık ki ilk yarıda eleştirilerimi dengeleyebilecek çıkışları Dündar adına aradıysam da, ikinci yarıyla beraber “niyet” abartılı bir çöküşle hızlanarak belli oldu.

Özellikle bilmenizi istiyorum. Şuna benzeyen eleştirilerin hiçbir noktasına katılmıyorum. “vay efendim sen nasıl Atatürk’ü içki, sigara ve kadınlara düşkün bir adam olarak gösterirsin?” Bunların hepsi tabii ki doğruydu, Atatürkçülüğü bunları saklamak zannedeniniz varsa, çok yanılıyor. Ben bile kadınlara olan yoğun ilgim söz konusu edilince, “niye şaşırıyorsunuz, kemalistiz dedik ya! esprisini yapmaktan hiç rahatsızlık duymadım. Bunları saklamak “tabuculuk” olurdu. Ama konu yönetmenimizin tüm akışı sonunda nereye getirip dayatmak istediğine geliyor. Siz o harika anekdotlarla yüklü muhteşem hayatı “yalnızlık” içinde geçen, tüm muhaliflerini yok eden, sonunda da “çekelim gidelim buralardan” diyen bir pişmanlıkla biten bir melodram haline getirmek istiyorsanız, mızrak çuvala ancak bu kadar sığar! Bu konuyu haftaya işlemeye devam edeceğim.

Bedri Baykam

9 Aralık 2008

Evliya Çelebi'de Yalova

Evliya Çelebi'de Yalova


-Arif Ekim-


Evliya Çelebi’nin muhteşem eseri Seyahatname, insanı zaman zaman şaşırtan, yaşadığı dönemle ilgili tanık olduğu olaylar, gezdikleri yörelerle ilgili anlatımlarıyla tarih araştırmacıları için eşi benzeri az bulunur dev bir kaynaktır. Bu kaynağı okur ve incelerken ihtiyatlı olunması gerektiği hususunda hemen hemen bütün tarihçiler birleşmektedir.

Örneğin, 1611-1682 yılları arasında yaşamış olan Evliya Çelebi'nin, yazdıkları, başka kaynaklarca doğrulanmamış ise, kuşku ile karşılanmalıdır düşüncesini ifade eden tarihçilerimizden birisi de M. Cavid Baysun’dur. MEB tarafından basılan İslam Ansiklopedisi'nde, ilgili madde içinde, M. Cavid Baysun, bakın Seyyahımızı nasıl değerlendiriyor: “Anlattıklarına ekseriya fevkalade şeyler katmak itiyadı” olan, “sergüzeşte meyli kadar muhayyilesi de kuvvetli olan” bir kişidir Evliya Çelebi. “Seyahatnamedeki malumata inanmakta bir az ihtiyatlı davranmak lazım”dır. “İttihaz ettiği usulün izahında, 'aynülyakin hasıl ettiğim şeyleri tahrir ederim' diyen müellif, anlattıklarının çoğunu bizzat görmüş ise de, geri kalan bir kısmını, hiç şüphesiz, ya bir yerde okumuş veya bir kimseden işitmiştir”... “Seyahatnamedeki tarihi malumatın eski ve orta çağlar ile müellifin idrak etmediği devirlere dair olan kısımları kaynak sayılamaz. Kendi zamanı hakkında söylediklerine gelince, bu zamanda geçmiş belli-başlı vak'aları, hemen daima, müşahit sıfatı ile anlatmak itiyadında bulunan ve bunlardan bazılarına aklın kabul etmeyeceği şeyler karıştıran Evliya Çelebi'ye bu sahada da körü-körüne itimat caiz olmadığından, anlattıklarını daima diğer kaynaklar ile sıkı bir surette kontrol etmek mecburiyetindeyiz”...

Baysun'un Evliya Çelebi hakkındaki hükümleri genel olarak tarihçilerin paylaştığı görüşlerdir: “Mübalağa ve uydurmalarına rağmen, kıymetini inkar edemediğimiz bu mühim şahsiyet ile seyahatnamesi hakkında, gerek bizde ve gerek yabancı memleketlerde, birbirine gayet zıt hükümler ileri sürülmüştür”... “Evliya Çelebi'yi pek iyi anlayan ve ondaki doğru ile yanlışı pek güzel ayırt eden J. Deny, henüz tam manası ile tetkik edilmiş olmaktan uzak bulunan Seyahatname'nin, mübalağa ve yalanlarına rağmen, mütenevvi ve bol bilgileri muhtevi kıymetli bir kaynak olduğunu söylemekten çekinmemiştir”...

Bu tespiti baştan yapalım ki, ilerleyen bölümlerde karşılaşacağımız bazı uyarı ve itirazlarımızın tarihçilerin Evliya Çelebi hakkındaki gözlem ve uyarılarını doğruladığını anlamakta sorun yaşamayalım, şaşırmayalım.

Defalarca Yalova’dan geçmiş ve eserinin birçok yerinde Yalova’dan bahsetmiş olan Seyyahımızın yazdıklarını incelememize neden olan ise, Yalova’nın fethi ile ilgili anlatımlarının uzun yıllar Yalova’da gerçekmiş gibi algılanmasının getirdiği bir yanlışlığı düzeltmek ihtiyacından kaynaklanmıştır. İncelemeye daldıkça, bu düzeltme ihtiyacından öte çok renkli anlatımlar ve eldeki somut bilgilerle düzeltilmesi gereken başka noktalar da karşımıza çıktı.

Bu yanlış hükümlerin yayılmasına ise, Evliya Çelebi’den yapılmış bir seçme çalışmasının, haksız yere, kaynaklık ettiğini gördük. İyi niyetli yapılmış bir çalışma, zahmetsiz yerel tarih çalışmaları yapan bazı arkadaşlarımızın kırılması kolay olmayan sabit fikirler edinmelerine neden olmuştu. Çok sayıda yerel tarih çalışmasında karşımıza çıkan bu yanlışlıklara kaynaklık teşkil eden eseri inceleyelim öncelikle: Nihal Atsız tarafından “Seçmeler” şeklinde bugünkü Türkçe’ye aktarılan Seyahatname’nin kendisine bakalım. Gerek Yalova’da, gerekse komşu il İzmit’te hep benzer aktarmalardan, özellikle Hersek Köyümüzle ilgili sözleri, tekrarlanıyordu. Doğrusu ne idi peki?

İlk kez 1640 yılında İstanbul’dan kara yolu ile İzmit’e gelen ve İzmit’ten de Hersek’e yola çıkan Evliya Çelebi’nin, Nihal Atsız tarafından bugünkü Türkçe’ye sadeleştirilerek aktarılmış “Seçmeler”inden okuyalım:

“Oradan yine gemiye binip denizin karşı tarafında 3 mil mesafedeki ‘Baş İskele’ye geldik. Oradan da yine gemiye binip 30 milde durak olan Dil İskelesi’ne geldim ki karşı tarafındaki Gebze Dili, Üsküdar tarafındadır. Bu ise hakikatte Hersekoğlu tarafından denizin içine girmiş bir dil gibidir.

“Rivayet olunur ki Orhan Gazi çağında dünyayı dolaşan bir derviş buradaki gemicilere gelip: ‘Oğullar! Beni karşı tarafa geçirin’ der. Onlar da geçirmeyip giderler. O derviş hemen eteğine toprak doldurur. ‘Biz karşıya Ulu Tanrı’nın emriyle böyle geçeriz’ diye eteğinden toprağı denize döktükçe deniz kara olur. Böylece geminin ardınca yürür, gider. Gemiciler bu hali görünce: ‘Aman sultanım! Boğazı doldurup ekmeğimize engel olma, İstanbul’dan İzmit’e gemiler geçmez olur. Lütfet, burası gemimize gerek’ diye rica ederler. O da 12.000 adım kadar denizde gidip doldurduktan sonra gemiye girer. Hala onun için Dil derler bir sivri kumsal burundur. Derviş Hazretleri de karşı yöne geçince kerametlerini açığa vurduğu için ruhunu Tanrı’ya teslim eder. Gebze Dil İskelesi yakınında ‘Dil Baba Dede’ adı ile gömülüdür.

“Bu Hersek Dili burnunda büyük bir han vardır. Gidip gelene açık olup herkes misafir olarak karşı taraftan kayıkların gelmesini bekler. Burayı Fatih’in veziri Hersekoğlu Ahmed Paşa yaptırdığından Hersek Dili derler. Böyle bir burundur. Sonra bu Dil’den yelken açıp Kara Yalova Kalesi’ne vardık.

Kara Yalova Kalesi: Kale ve şehir tekfür yapısıdır. Buraları Osman Gazi’nin buyruğu ile ‘Kara Yalavacoğlu’ fethettiğinden ‘Kara Yalova’ derler. Fethetmede güçlük çekildiğinden kalesi yıkılmıştır. Lakin temelleri görünmektedir.

“Yıldırım Han zamanında Bursa Sancağı hükmünde yazılmıştır. 150 akçalık kazadır. Yeniçeri Serdarı ve Subaşısı vardır. Şehrin bütünü 700 evdir. 7 camisi, 1 hamamı, 3 hanı, 40-50 dükkanı vardır. Fakat burası deniz kıyısında havası ağır, sıtma yuvası, yoğurtlu, mamur bir kasabadır. Her türlü yemişleri güzeldir. Buradan arabalara binip kıble yönüne 5 saatte meşhur ılıcaya vardık. 200 den fazla çadır vardı. Biz de çadırımızı kurup sohbete başladık. Ilıcasının suyu çok sıcaktır. Soğuk su katılırsa mutedil olur. Gayet faydalı ılıcadır. Her yıl kiraz mevsiminde bu dağlar, bu ılıcanın hatırı için birer safa yeri olur. Burada bir hafta zevk ve safa ettikten sonra yine arabalara binip 5 saatte Samanlı Kalesi’ne vardık.

Samanlı Kalesi: Burası da Osman Gazi çağında ‘Samanlıoğlu’ adındaki savaşçı tarafından fethedildiğinden ‘Samanlı’ derler. Tanrı emriyle samanı dahi çok olur. Deniz kıyısında harap kalesi vardır. 150 evli, bağlı bahçeli mamur bir kasabadır. 1 camisi, 3 mescidi, birkaç dükkanı vardır. Nahiyesi Yalova’dır. Bunun da havası ağırdır.”[1]

Seyyahımız, Yalova’dan yine tekne ile hareket ederek Adalar üzerinden İstanbul’a varır.

Seyahatname, Atsız’ın “Seçmeler”i olmasa, uzun yıllar, bugünkü Türkçe’de eksikliği hissedilen bir eserdir. Ama, Atsız da, yaptığı çalışmada bazı detayları ya bilerek atlamış veya kendince ilgili bir kısım anlatımları yorumlayarak, yan yana getirerek, hareket etmiş olmalı ki, eserin tamamını taradığımızda şaşırtıcı farklılıklar karşımıza çıkmaktadır.

Buna rağmen, Nihal Atsız’ın çalışması, aşağıda da göreceğiniz gibi, Evliya’nın anlatımlarındaki tüm karmaşık unsurları ayıkladığımızda bizim de varacağımız bir sonucu ortaya koymasıyla, eşsiz bir tespiti yapmaktadır: İki önemli kale kalıntısı görmüştür Seyyahımız Yalova’da; biri Samanlı Kalesi, diğeri de Yalakabad Kalesi adıyla anlattığı Çoban Kale.

1996 yılında başlayan ve 2008’de tamamlanan bir yayın ile, Seyahatname, ilk kez tamamı, eksiksiz, mukayeseli bir metin neşri halinde gün yüzüne çıkmış ve on ciltlik devasa boyutu ile ilgilenen okuyucu kitlesinin dikkatine sunulmuştur. İlk cildini rahmetli Orhan Şaik Gökyay ele almıştı. Bu çalışma, Türk kültür tarihi için eşi az bulunur bir hazinedir; emeği geçenleri kutlamak gerekir. Şimdi, ilk cildi “Topkapı Sarayı Kütüphanesi Bağdat 304 Yazmasının Transkripsiyonu-Dizini” alt başlığı ile yayınlanan ve farklı yerlerdeki yazımlarla da mukayese edilerek titiz bir çalışma ile yayınlanan bu eserden, Yalova ve köyleri ile ilgili anlatımları aktaralım:

Seyahatname’nin birinci kitabı tamamen İstanbul ve yakın çevresini ele almaktadır[2]. Bu kitapta Yalova’dan herhangi bir şekilde söz edilmez.

Evliya Çelebi, Seyahatname’nin ikinci kitabında Bursa’yı anlattığı bölümde, Osman Gazi’den bahisle, “yetmiş pare şehr feth etmişdir” diyerek fethettiği şehirleri sıralar ve Yalova’yı da bu şehirler arasında sayar: “feth-i Yalak-abad kal’ası”[3]. Biraz daha ileride, “Fütuhat-ı Orhan Gazi” bahsinde, burada söylediğinden farklı bir şey söyler ve “kal’ai Yalakabad”ın fethini Orhan Gazi zamanına işaretler[4]. Evliya Çelebi’de bu tür çelişkiler zaman zaman karşımıza çıkmaktadır; özellikle de kendinden önceki çağlara ilişkin açıklamalarında...

Yukarıda Atsız’ın Seçmeler’inden aktardığımız İznik seyahatinde yöremize ilişkin orijinal anlatımına bakalım: Evvela Dil İskelesi Menzili’nden bahseder:

Menzil-i İskele-i Dil: Konya ve Haleb ve Şam ve Mısır’a giden huccac [u] zevi’l-ihtiyac tüccar ve züvvar cümle bu iskelede at kayıklarına süvar olup bir mil karşı tarafda Hersek diline ubur ederler. Zira bir boğazdır”[5]. Biraz daha ileride yine bu konuya döner seyyahımız:

“Menzil-i İskele-i Dil: Karşu tarafında gine Gekbiziye dili derler. Üsküdar tarafından amma bu dil Herseke tarafında hakikatü’l-hal derya içre girmiş bir dildir.

“Hikmet-i Huda sebeb-i hilkat-i dil: Bir gün bir seyyah-ı alem, Orhan Gazi asrında bu mahalle gelüp keştibanlara eydür ‘Oğullar beni karşu tarafa geçirin’ der. Gemiciler dervişi karşu geçürmeyüp giderler. Heman derviş-i dilriş-i alim u amil u arif-i billah eteğine toprak doldurup ‘Biz karşuya bi-emrillahi Te’ala böyle geçeriz’ deyü eteğinden türabı deryaya dökdükçe derya kara olup yürüyerek geminin ardı sıra yürür. Gemiciler bu hali görüp ‘Meded Sultanım boğazı doldurup ekmeğimize mani İslambol’dan İzmit’e gemiler geçmez olur. Lütf edüp gemimize girin’ deyü rica ederler. Anlar dahi on iki bin adım kadar deryayı dil gibi doldurdukdan sonra gemiye girerler. Hala anınçün dil derler, bir sivri kumsal burundur. Ve derviş hazretleri karşu canibe geçüp keşf [ü] keramet etdikleriyçün derhal ruh-ı paklerin canib-i Hakka teslim edüp Gekbiziye dili iskelesi hanı kurbunda Dil Baba Dede medfundur. Kuddise sırruhu.

“Ve bu merkum Hersek[e] dili kurbunda bir han-ı azim vardır, ayende vü revende anda mihman olup karşu tarafda kayıklar gelmeğe muntazır olurlar. Sene (---) tarihinde Hersekoğlu Ahmed Paşa, Ebü’l-feth veziridir. Ol han anların binası olmağıla Hersek dili derler bir burundur. Ba’dehu bu dilden badban-ı keşti açup elli milde,[6]

Evsaf-ı Menzil-i kal’a-i Kara Yalova: Kal’ası ve şehri tekür kral kızı (---) (---) nam bir krale binasıdır. Sene tarihinde Osman Gazi fermanıyla Kara Yalvac oğlu feth etmeğile Yal[o]va derler. Feth etmede usret çekmeğile kal’ası münhedim olup ba’zı yerlerde eser-i esasları nümayandır. Zaman-ı Yıldırım Han’da Bursa sancağı hükmünde tahrir olmuşdur. Yüz elli akçe kazadır ve yeniçeri serdar ve subaşısı vardır. Şehri cümle yedi yüz evdir, serapa kiremit örtülü bağlı ve bağçeli ma’mur hane-i fukaralardır. Ve yedi mihrabdır, çarşu içinde bir minareli ve kiremit örtülü cema’at-i kesireye malik cami’dir. (---) (---) binasıdır. Bir hammamı ve üç hanı ve kırk elli dükkanı var. Leb-i deryadadır, amma ab [u] hevası sakil, istemekanı (?), yoğurdlu, bir kasaba-i ma’murdur. Ve meyve-i guna-gunu gayet memduhdur. Bu kasabayı seyr ü temaşa edüp anda arabalara süvar olup kıble canibine 5 sa’at gidüp,” dedikten sonra Termal kaplıcalarını anlatır:

Menzil-i Germ-ab-ı cihan-nüma: Bir hali kühistan içre asla güneş te’sir etmez bir hıyaban-ı küyahdır kim her tarafında birer kuşe ibadethane külbe-i ahzanları vardır. İki yüzden mütecaviz haymeler var. Biz dahi hayme-i müzeyyen, kuşda kurup sohbete başladık. Mukaddema {tahrir olunan} Dil içmesi’nde müshil su içenler elbette bunda germ-ab ılıcalarına gelüp tahsil-i mizac ederler, bir kuh-ı bala içre ılıcalardır. Yanko b. Madyan zamanı bina olunmuşdur.

Sebeb-i bina-yı germ-ab: Yanko kızı Aline nam zimmiyye maraz-ı cerebe mübtela olup kaş kirpik dökülüp çar-darb mutarraş ışığa dönüp cüzzam ve miskin olur. Ahir cemi’i hukema-yı kudema bu duhtere ilac etmede aciz olup ahir tebdil-i heva içün ol kızı İslambol’dan bu dağlara bırağırlar. Ol kız dahi bu kuh-i bülendler içre serseri gezerken bu ılıca suyuna rast gelüp andan nuş eder. Bir kaç günde cerebleri kara kara yanup söner. Kıza ma’lum olur kim ol suda hassa vardır deyüp her gün sudan nuş edüp suya girüp kırk günde vücudu dürr-i beyza döner. Babası Yanko’dan ademler gelüp kızı bu halde görünce İslambol’da Yanko’ya müjde edüp kızı görmeğe bu cay-ı şifaya gelüp kızını gördükde hamd-i Huda edüp bu germ-ab üzre altı aded kubbe-i azimler bina edüp niçe asar-ı hayratlar inşa eder. Hala iki kubbesi zahirdir. Bir kubbe içre havz-ı azimi vardır. Suyu gayet ıssıdır. Amma ma-i barid halt edüp mu’tedil olur. Gayet nafi’ ılıcadır. Her sene kiraz mevsiminde bu dağlar beni Adem ile bu ılıcalar hatırıyçün ma’mur olur. Safagah mahaldir. Bunda kamil bir hafta zevk u sefa edüp yine arabalara süvar olup 5 sa’atde,

Evsaf-ı kal’a-i Samanlı: Sene (---) tarihinde Osman Gazi fethidir, be-dest-i Samanlıoğlu. Anınçün Samanlı derler. Bi-emrillah saman dahi çok olur. Leb-i deryada kal’asın harab edüp ancak yüz elli haneli bağlı ve bağçeli ma’mur kasabadır. Bir cami’i ve üç mescidi ve bir kaç esvak-ı muhtasarı vardır. Yalova nahiyesidir. Bunun dahi hevası sakildir”[7].

Evliya Çelebi, İzmit gezisinden önce gittiği Bursa gezisinden dönüşte de Mudanya’dan tekne ile açılır ve yakalandığı fırtınadan dolayı yol alamayarak Bozburun ve Armutlu sahillerine gelir. Seyyahımızdan okuyalım:

“Evsaf-ı menzil-i dağ-ı derun

iskele-i bi-eman Bozburun

“Zaman-ı kadimde ma’mur ve bender iskele imiş, bir bi-eman girdab-ı bi-bad burunda vakı’ olmağıla cemi’i ayende vü revende keştiler elbette girdab gamına düşüp beş on gün ve bir iki ay yatup meta’ı çürümüş tüccar ve sevdager ve keştiban ta’ifeleri bed-du’a ide ide bu iskele harab olup iskele başında bir han ve bir kaç müsafirhane ve bir cami-i muhtasarı var ve birkaç bakkal ve ekmekçi ve bozacı dükkanları var, gayrı asar yokdur. Lakin canib-i erba’asında bağ ve bostanları çokdur. Ve iskele başındaki cami’in der-i divarlarının ruyında şikayetname-i misafirinden bir nokta tahrir edecek yer kalmamışdır. Zira her gemi bu girdaba düşmeyince halas olmak mümkün değildir. Elsine-i muhtelife üzre hatt-ı güna-gun ve hüsn-i hatlar seyr eylemek isteyen girdab-ı Bozburun’a varup hatları ve dünya kaç bucakdır ol mahbes-i liman-ı belayı seyr eylesin. Ruy-ı divarda bu gune niçe bin şi’ir ebyatlar vardır: Beyt:

“Ah elinden Bozburun feryad elinden Bozburun

“Bekleye bekleye seni kalmadı ağız burun

“Şi’ir:

“Ey belalı Bozburun feryad elinden ah dad

(---) (---) (---) (---) (---).

“Bunun emsali niçe yüz bin bi’l-bedahe güfte-i hasb-i hal şi’irler var kim adem gülmeden hayran olur. Hakir dahi iki gün bekleyüp ahir on beş zarif ve nazif ve harif bir yire cem olup silahlarımız kemerlerimize bend kılup def-i gam içün canib-i şarka bağ u bağçeler içre güna-gun abdar emrudlar tenavül ederek piyadece üç bin adım gidüp

Evsaf-ı nahiye-i kasaba-i Armudlu

“(---) nahiyesidir. Na’ib oturur ve subaşısı Bursa beği tarafındandır. Kasabası bir düz sahrada bağlı ve bağçeli ve dağı taşı emrud şecerleri ile müzeyyen bir rabta-i ma’murdur. Anınçün Armudlu derler. Cümle üç yüz hane-i ma’murları serapa kiremit ile mesturdır. Bir cami’i ve bir hammamı ve üç mesacidi ve bir hanı ve on aded dükkanı vardır. Ve ab [u ] hevası gayet latifdir. Bir gice mihman olup ale’s-sabah keştibanlar haber edüp ale’l-acele sahil-i bahre gelüp yine keştiye süvar olup hamd-i Huda sehl inbat rüzgarı esüp hamd-i Huda Bozburun girdabından halas olup cümle keştiler badbanların küşade kılup Katırlı nam dağın dibinde Bababurnu nam mahalde Baba Sultan ruhuna Fatiha tilavet ederek elli mil deryaya çıkup”[8]...

Evliya Çelebi, Hersek, Yalova ve Armutlu ile ilgili bu ilk gözlemlerini yaptıktan sonra, Hicri 1058 (tahminen 1648) yılında yaptığı Hac yolculuğu sırasında gördüğü ve geçtiği yerleri anlatırken tekrar Hersek’ten bahseder. İlk anlatımındaki sadeliğe taban tabana zıt bir kasaba tanımı yapar bu sefer ve şaşırtır:

“Der-sitayiş-i kasaba-i Hersek: Sene 861 tarihinde Ebü’l-feth Sultan Mehemmed Han Gazi Bosna diyarında Hersek kralının tahtı olan Bolagay kal’asın muhasara edüp fethinde usret çekerken içerden kralın oğlu kemend ile kal’adan taşra nüzul edüp Ebü’l-feth huzurunda İslam ile müşerref olup kal’anın fethi mümkin olan yerlerin gösterüp biemrillah kal’a feth olup mal-ı ganayimiyle ol kal’ayı müselman olan Hersek Kralı zadesi Ahmed Beğ’e ber-vech-i sancak ihsan edüp ol taraflarda yetmiş altı pare babasından kalmış kal’aları feth edüp bilad-ı İslamiyeye zamime olunduğu makbul-ı şehriyari olup mezkur Ahmed Beğ’e Bosna eyaleti ihsan olunup andan vezir-i alişan olduğu mahallerde gaza malından bu Hersek kasabası yeri bir mahsuldar arz-ı haliye olup memerr-i nas-ı huccac-ı zevi’l-ihtiyac olmağıla Hersekoğlu Ahmed Paşa bu cay-ı latife yedi yüz hane re’aya meks etdirüp cemi’i tekalifden mu’af [u] müsellem olmağiçün ellerine hatt-ı şerifler verüp ahali-i belde ve ayende ve revendeye ibadethane olmak içün bir minareli ve vasi’ haremli ve canib-i erba’ası kıbabları sütunlar üzre araste iki kubbe-i ali ile piraste ve mihrab ve minber-i müniri ber tarz-ı kadim bir müzeyyen cami’-i azim bina eder ve bir mescid ve bir medrese ve bir mekteb ve bir tekye ve iki han ve bir hammam ve bir imaret-i darü’l-it’am bina edüp hala cemi’i ayende vü revende müsafirin ü mücavirinleri mihmansarayda meks edüp mihmandarlar karbansarayın her ocağına bir sini ta’am çobra ve adem başına birer nan-pare ve şem-i revgan getirirler ve her at ve deve başına birer tobra şa’ir getirüp mihmandarlar hizmet ederler, evkaf-ı azimdir. Ve cümle yetmiş aded dükkandır. Ve cümle sonradan ihdas beş aded hanlardır kim cümle binaları kiremitlidir amma Hersekoğlu Ahmed Paşa’nın bu kasaba içre cümle cami ve imaretleri kurşumlu bina-yı azimlerdir. Anınçün Hersek kasabası derler. Lakin ab [u] hevası sakildir, serçe ısıtma dutar. Cümle halkı asfaru’l-levn Etrak ademleridir, amma ankalardır. Zira gayet kar [u] kisb yeridir. Şehri bir kumsal düz yere vakı’ olmuşdur. Andan canib-i kıbleye 7 sa’atde,

“Menzil-i karye-i Derbend: Bu dahi Yalova kazası hududunda yüz hanlı ve bir cami’li ve iki hanlı ma’mur u abadan mu’af [u] müsellem-i Müslim ve kefere ile müzeyyen köydür, amma gayet derbend-i bender yerdir.

“Yalak-abad kal’asından biri Kırkgeçit derelerin kırk kerre geçenler kulağız olup yolları tathir etmeğe me’mur re’ayalardır, amma gayet ma’mur olıcak yerlerdir kim sayf u şitada Kırkgeçit derelerinde ve Yalakabad kal’ası derelerinde asla ve kat’a haramiler eksik değildir kim kemingah-ı haramiyandır ve her bar emin değildir, bi-eman yerdir.”[9]

Daha önce de bahsetmiştik: Evliya Çelebi’nin yazdıklarında, tanığı olmadığı kendinden önceki dönemlerle ilgili söyledikleri, eğer başka kaynaklarca doğrulanmıyorsa, dikkate alınmamalıdır. Burada Hersek’le ilgili anlatılanlarda 700 hane olduğuna dair ibare de, başka kaynaklarca (örneğin tahrir defterleri) doğrulanmamaktadır.

Evliya Çelebi’nin yazdıklarında bir karışıklık mı var? Rakamların birbirine yakınlığı dikkate alınırsa, Hersek ve Yalova ile ilgili bilgiler birbirine mi karıştırıldı. Bu karışıklıkta, acaba, seyyahımızın bu anlatımları yöreden geçtikten çok sonra kaleme almasının etkisi olmuş mudur? Bu soruların cevapları belki de bulunamayacak, ama araştırılması gereken konular olarak önümüzde durmaktadır.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı'nın 20 numaralı yayını olarak neşredilen, hicri 937, miladi 1530 yılına ait “438 Numaralı Muhasebe-i Vilayet-i Anadolu Defteri”nin “Bolu, Kastamonu, Kengırı ve Koca-ili Livaları”nı işleyen ikinci cildinde karşımıza çıkan tablo farklıdır (Defteri-i Hakani Dizisi: I, Ankara 1994). 810.ncu sayfada karşımıza çıkan icmali önce olduğu gibi aktaralım:

Vakf-ı İmaret-i Ahmed Paşa der Dil

Karye-i Dil Tabi-m. (Yalakabad)

Hanei Müselleman 13

Hanei Gebran 29

Mücerred 10

Hademei İmaret 11

Hasıl 5256

Şimdi bugünkü Türkçe ile sadeleştirerek yazılanları ifade edelim:

Dil'deki Ahmed Paşa Vakfı'nın İmareti. (Yalakabad kazası'nın) Dil Köyü’ne bağlı. Müslüman hane sayısı 13, Müslüman olmayan (Hıristiyan) hane sayısı 29, bekar 10, İmaret görevlisi 11 kişi. Geliri 5256 akçe.

Osmanlı döneminde tutulan kayıtlarda hane sayısı esas alınmakta, ama bekarlar ayrıca kişi olarak kayda geçmektedir. Yukarıdaki aktardığımız kayıta göre, 1530 yılında, Hersek'te 13'ü Müslüman, 29'u gayri-Müslim olmak üzere toplam 42 aile oturmaktadır. Bunlara ilaveten 10 bekar ve 11 kişi de vakıfın imaret görevlisi olarak bulunmaktadır. Dönemin şartlarına göre, 5256 akçe ile geliri de oldukça yüksektir. Yine anlıyoruz ki, Hersek Yalova kazasının bir köyüdür ve il olarak da Kocaeli'ne bağlıdır.

Aktardığımız bu belge, Evliya Çelebi'nin Seyahatname'sindeki ifadeleri çürütmektedir. Kurulduğu zaman bu yerleşim 700 hane olsa idi, 1530 tarihli tahrir defterlerinde bu ortaya çıkardı. Hersekzade Ahmed Paşa'nın, buradaki camiyi 1508 yılında yaptırdığını, 1511 yılında vakıf senedini düzenlediğini ve 1517 yılında da vefat ettiğini unutmayalım.

Evliya Çelebi, dördüncü kitabının başında yine yöremizden bir köyden, Tavşanlı’dan bahseder:

“Menzil-i karye-i Tavşanlı: Anadolu eyaletinde Kocaili sancağında İslambol Boğazhisarı kullarının iki yüz haneli bağlı ve bağçeli ve bir cami’li ze’ametleri köyüdür kim cümle halkı müslimlerdir. Andan yine canib-i şarka nısfu’l-leylde alem-i ağyardan bi-haber iken 13 sa’at gidüp”[10] İzmit’e ulaşır.

Yeri gelmişken belirtelim: İlimizde Samanlı köyü, en eski Türk yerleşimidir. Tavşanlı da, tamamen Türk olan eski yerleşimlerden biridir. Evliya Çelebi de, kendisinden yaklaşık iki yüz yıl sonra bölgemizi gezecek ve gözlemlerini yazacak olan Halil Abbasizade gibi, yöremizle ilgili anlatımlarında öncelikle Türk ve Müslüman yerleşimler üzerinde durmaktadır. Hıristiyan köylerle ilgili, genel olarak, bilgi vermemektedir.

Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nin beşinci kitabında, Hicri 1069 tarihinde celali isyanları ile uğraşan Osmanlıların Anadolu’da yaşadıklarını anlatırken yine yöremizden bahseder. İzmit’ten 5 saatte gidilen “Menzil-i Topyeri[11], herhalde bizim Topçular mevkiimizdir. İznik’ten bölgemize dönüş yolunda “Kirazlı Köyü”nden söz eder. Daha önce yazdığı için, değinerek ama yönleri şaşırarak “Menzil-i kasaba-i Hersek”ten ve “Yalova kasabası”ndan bahisle, bizi ilgilendiren bir başka yöremizi anlatmaya başlar:

“Evsaf-ı kal’a-i Kara Kilise

“Banisi Kostantin kızı Ralina’nındır. Sene 726 tarihinde Bursa fethinden mukaddem bu kal’ayı Osman Han-ı Evvel Rum keferesi elinden feth etdi, be-dest-i Karamürsel Beğ. Feth ederken usret çekilüp ba’de’l-feth kal’a ca-be-ca münhedim edüp, hala eser-i binaları zahir ve bahirdir, amma leb-i deryada olmak ile bir sa’b hisar-ı metin imiş. Hala içinde Rum kefereleri sakindir. Zaman-ı kadimde Aya Niko nam bir deyr-i azimi olmağile hala Kara Kilise derler. Bağı ve bağçesi ve üzümü ve cevizi meşhurdur.”[12]

Evliya Çelebi’nin Kara Kilise’si, Çiftlikköy sahilindeki Kara Kilise’dir. 17. yüzyılda buranın hala bir Rum yerleşim yeri olduğunu anlıyoruz.

Seyahatname’nin altıncı cildinde[13] tamamen Balkanlar ve Doğu Avrupa’dan bahsedilir. Balkanlar ve Kafkasları anlattığı yedinci ciltte de, oldukça dağınık bir anlatımla, “Ziyaret-i Yatı Beğ ibn Ertuğrul Bay, andan ziyaret-i Gündüz Bay ibn Ertuğrul Bay” ara başlığı içinde yine Yalakabad kalesinden bahsederek, “Ba’dehu Ertuğrul Bursa tekruruyla Yalakabad kal’ası üzre ceng-i azim ederlerken bi-emri Huda Ertuğrul şehid olup hala Söğüd nam bir kasabada Ertuğrul medfundur. Heman Sultan Alaeddin tuğ u sancağ u bayrakları küçük Osmancığ’a verüp boy beği eder” der[14]. Aynı ifade daha sonra da tekrarlanır[15]. Bu ifadenin de doğruluğu kuşkuludur ve kendi yazdıkları ile de çelişmektedir.

Seyahatname’nin, büyük ölçüde Balkanlar ve Trakya bölgesini ele aldığı sekizinci cildinde[16] de Yalova bahsi geçmez.

Dokuzuncu ciltte, ki Evliya Çelebi’nin Ege Adaları, Akdeniz kıyıları ve Mısır üzerinden Kutsal Topraklara yaptığı Hac yolculuğunu anlatır, bu seyahati sırasında bir kez daha geçtiği yol üzerinde bulunması nedeniyle, Yalova’dan bahis edilir. Şimdi bu kısmı birlikte okuyalım:

“Menzil-i kasaba-i Dil Herseği: Ebü’l-feth Sultan Mehemmed Han asrında Vezir Ahmed Paşa bina etmeğile Hersek ismiyle müsemma bir kasaba-i ra’nadır. Bin elli sekizde Dil İskelesi ve bu kasaba mevsufdur. Lakin hanedan sahiblerinden Hasodabaşı Sefer Ağa Hatem-i Tay ve Cafer-i Bermeki ta’amı mebzul seba sahibi ademdir. Andan canib-i kıbleye Kırk Geçit nam derbend-i calender içre kırk kerre Yalak deresin geçüp can-ı azizden bi-zar olarak,

Evsaf-ı kal’a-i Yalakabad: Sene (---) tarihinde Rum keferesi destinden dest-i kahr ile bizzat Sultan Orhan ibn Osman Han fethidir, ma’a Kara Mürsel Beğ ve ecdadımız Ya’kub Ece Beğ. Bir vasi’ dere içre canib-i erba’ası havaleli çarkuşe Şeddadi sengin-bünyad kal’a Şeddadi binadır. İçinde ahali-i vilayet koyunları kışlar, çoban yatağı ve harami durağı ve tüccar duzağı yerdir. Etrak ta’ifesi bu kal’aya Yalak deresi derler.”[17]

Buradan devam ederek “Menzil-i karye-i Derbend” ve “Karye-i Çığalı” üzerinden İznik’e gider seyyahımız ve güzergahı anlatmaya devam eder. Ama, bir soru işareti de bu anlatımdan doğar: Yalakabad Kalesi diye bahsedilen kale, bizim bildiğimiz Çoban Kale’dir. Peki diğer anlatımlarında bahsettiği kale neresidir? Dikkat edilirse, Samanlı Köyü yakınlarında Samanlı Kalesi diye adlandırdığı bir kale kalıntısından bahsetmektedir. Bu son yer göstermesi dikkate alınırsa, Yalova Kalesi bildiğimiz Çoban Kale olmalı.

Onuncu ciltte seyyahımız Mısır ve çevresini anlatmaktadır. Ama, Evliya Çelebi’nin önceki kitaplarında da alışkanlık haline getirmiş olduğu bir huyu burada da karşımıza çıkmakta ve ara bölümlerden birinde yine Osmanlıların tarihine değinerek Yalova(Yalakabad)’dan bahsetmektedir. El yazmalarının Yıldız nüshasının sonunda bulunan fihristte de, bu nedenle, Yalakabad bahsi yer almaktadır. Önce fihristte geçen şekliyle ne dendiğine bakalım: “15 varakda, devlet-i Yunaniyan ve devlet- Batalise. Ve yigirmi üçüncü fasıl: devlet-i al-i Osman’ın tulu [u] zuhurun bildirir. Evvela cedd-i al-i Osman Ertuğrul Han ve al-i Zulkadriyye ve al-i Ramazaniyye ve al-i Danişmendiyye ve Kastamoni’de al-i (---) ve Amasiyye’de al-i Ferhad ve Kütahiyye’de al-i Germiyan ve Engürü’de al-i Sübhan ve Sarhan’da al-i Sarhaniyan ve İmad elinde İmad Bay ve Sunkur elinde al-i Sunkur Bay ve Keskin elinde al-i Keskin Bay ve Teke elinde al-i Teke Bay ve Hamid elinde Hem-it Bay ve Menteşe elinde Menteş Bay ve Aydın elinde Aydın Bay ve Larende elinde al-i Karaman Bay ve Yalakabad’da Ertuğrul Bay. Ve bu mezkur devlet esmaları cümle Sultan Ala’üddin’in boybeğleri idi” [18].

Gel de şaşırma: Ertuğrul Gazi ve Yalova! Altıncı ciltte de aynı anlatım karşımıza çıkmıştı, burada daha da iddialı bir söylemle Ertuğrul Gazi’yi Yalova’nın fatihi ve sahibi olarak tanımlamaktadır.

Okuyucunun sabrını taşırmak da istemem ama, merak edilmeyecek bir konu da değil. Bu nedenle, fihristten metnin içine geçelim ve Evliya Çelebi’nin konuyu nasıl anlattığını aktaralım. Ama, daha da fazla uzatmamak için, konuya nereden girdiğinin öneminin olmadığını, dikkatli okunduğunda zaten anlaşılmaktadır, bizi ilgilendiren bölümünü aktaracağımızı da bildirelim:

“… Ertuğrul Beğ bir beyaz liva-i Muhammedi kaldırup cümle (---) bu kadar er Tatarın ensesine gelüp bir kemingahdan sada-yı Allah Allah’a reha buldurup satur-ı Muhammedi koyunca Tatar’ın içine ateş-i Muhammedi düşüp kararları firara mübeddel olup al-i Selçuk taze can bulup Tatardan bir han-ı can halas olmayup Sultan Ala’eddin mansur [u] muzaffer Konya’ya gelüp Ertuğrul’a hil’at-ı fahireler ihsan edüp sağ kol beğliği verüp Bursa tekuru üzre serdar edüp Bursa’nın canib-i erba’asında Bilecik ve Ilıbat ve Eynegöl ve Yalakabad, bu makule yerlerden Ertuğrul ol kadar mal-ı ganayim ile cümle Rum askerin muğtenim etdi. Ala’eddin dahi günden güne Ertuğrul’un i’anetiyle azimü’ş-şan padişah oldu. Elkab-ı Padişahide Selçukıyana selatin dediler.

“Ol asırda Üskidar’a varınca küffar baş göstermeğe kadir değildi. Zira Sultan Ala’eddin’in cemi-i zir-i hükmünde yetmiş tabl [u] alem sahibi mirlivası askeri var idi… ve Yalakabad’da Ertuğrul Bay”[19] .

Anlayacağınız, Seyyahımıza göre, Yalova’da Sultan Alaaddin’in uç beyi olarak Ertuğrul Gazi bulunmakta ve zaten burayı da egemenlik altına alan kişi de o. Seyyahımız tarihle masal yazımını yine birbirine karıştırmış, daha önce yazdıklarıyla da ciddi çelişkiye düşmüş. Ama olsun, Evliya Çelebi yine de zevkle okunuyor…

Bizim için kıymetli olan, Evliya Çelebi’nin önceki çağlarda olan olaylara yaptığı yakıştırmalar, tarih üzerine anlatımları değil, gezdiği yerlerle ilgili kendi gözlemleridir. Bu gözlemlerle, Dil İskelesi, Hersek Köyü, Dil İskelesi’nden İznik’e giden yol, Dil İskelesi’nden Batı istikametinde giden ve Yalova yakınlarında Güney istikametinde kıvrılarak Pazarköy (Orhangazi) üzerinden İznik veya Gemlik’e bağlanan ikinci kervan yolu, Kara Kilise yöresi, bir kısım köyler hakkında verdiği bilgiler, Çoban Kale (Yalakabad/Yalova Kalesi) ve Samanlı Kalesi üzerine anlatımları, Termal, Armutlu, Bozburun vs. yörelerle ilgili söyledikleri öne çıkmaktadır.

Evliya Çelebi’nin özellikle kaleler ile ilgili sözlerini nasıl doğrulayabiliriz? Yapılacak iş, arkeolojik çalışmalar ile, Samanlı Kalesi diye anlatılan kalenin yerini tespit ve temel kalıntılarını bulmaktır. Erken dönem Osmanlı kroniklerinde karşımıza çıkan anlatımlar, özellikle Emir Bey’in kuşattığı kale anlatımı, Yalova kasaba merkezinin dışında bir “karakol kalesi” olduğu gerçeğini düşündürtmektedir. Şunu çok iyi bilmekteyiz ki, Yalova ve yöresi, Bizans dönemi de Osmanlı döneminde de kırsal yerleşim yeridir ve burada dişe dokunur bir şehir, kasaba söz konusu olmamıştır. Yalova, daha ziyade, İstanbul’u Anadolu’ya bağlayan iki önemli yoldan birisinin üzerinde yer alması nedeniyle tarihsel olaylarda öne çıkmaktadır. Zaten, ilimiz sınırları içinde yer alan Çoban Kale de, Elmalık Köyündeki kale kalıntısı da, daha çok, ulaşım yollarını ve Bizans’ın merkezini Selçuklu akınlarından korumayı amaçlayan birer karakol kalesidirler. Doğu Marmara’da aynı tarihsel dönemde yapılmış ve aynı işleve sahip, benzer sayısız kale vardır. Seyyahımızın çok ilginç bir şekilde Yalakabad Kalesi diye adlandırdığı Çoban Kale’nin yapımının 1071 sonrasına, Türk akıncılarının Anadolu’yu hızla fethettiği tarihi sürece denk düştüğünü biliyoruz. Yeterli tarihi belgeye, kayıta sahip olunmadığı için, Seyyahımızın isimlendirmesiyle Samanlı Kalesi hakkındaki bilgi eksikliklerimizi, yanı sıra Elmalık Kalesini de, arkeolojik çalışmalar tamamlayacaktır.

Bütün bu bilgiler ışığında, karakol kalelerinin fethi geç bir tarihte tamamlanmış olsa dahi, Yalova yöresinin Osmanlı’ların kontrolüne geçtiği ve fethin gerçekleştiği tarih olarak, 27 Temmuz 1302 Çoban Kale Muharebesini ifade etmemiz gerektiğini bir kez daha tekrarlamakta fayda vardır. Bütün bilgilerimizi yan yana koyduğumuzda, kasaba merkezi bir kale içinde yer almıyorsa, ki öyle olduğu anlaşılmaktadır, Yalova için fetih bu savaşla gerçekleşmiş demektir. Karakol kalelerinin düşürülmesi ve zapt edilmesi ise, fethin sağlamlaşması ve tamamlanması anlamına gelmektedir.

Son söz olarak tekrar ifade edelim: Evliya Çelebi’nin özetlediğimiz anlatımları, Onyedinci Yüzyıl Yalova’sı hakkında başka hiçbir kaynakta bulamayacağımız bir zenginlik sunmaktadır, tabii, yine de, ihtiyatlı ele alınmak şartıyla…

Arif Ekim

4 Kasım 2008


[1] Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nden Seçmeler I, düzenleyen Hüseyin Nihal Atsız, MEB yayınları, 3. baskı, Ankara 2001, s. 152-154.

[2] Evliya Çelebi Seyahatnamesi, Evliya Çelebi b. Derviş Mehemmed Zılli, I. Kitap, Hazırlayan: Orhan Şaik Gökyay, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 1996.

[3] Evliya Çelebi Seyahatnamesi, Evliya Çelebi b. Derviş Mehemmed Zılli, II. Kitap, Hazırlayanlar Zekeriya Kurşun, Seyit Ali Kahraman, Yücel Dağlı, Yapı Kredi Yayınları, 1999 İstanbul, s. 10.

[4] Age, s. 24.

[5] Age, s. 38.

[6] Age, s. 40.

[7] Age, s. 41.

[8] Age, s. 36.

[9] Evliya Çelebi Seyahatnamesi, Evliya Çelebi b. Derviş Mehemmed Zılli, III. Kitap, Hazırlayanlar: Seyit Ali Kahraman- Yücel Dağlı, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 1999, s. 7.

[10] Evliya Çelebi Seyahatnamesi, Evliya Çelebi b. Derviş Mehemmed Zılli, IV. Kitap, Hazırlayanlar: Yücel Dağlı- Seyit Ali Kahraman, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2001, s. 9.

[11] Evliya Çelebi Seyahatnamesi, Evliya Çelebi b. Derviş Mehemmed Zılli, V. Kitap, Hazırlayanlar: Yücel Dağlı- Seyit Ali Kahraman- İbrahim Sezgin, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2001, s. 141.

[12] Age, s. 143.

[13] Evliya Çelebi Seyahatnamesi, Evliya Çelebi b. Derviş Mehemmed Zılli, VI. Kitap, Hazırlayanlar: Seyit Ali Kahraman- Yücel Dağlı, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2001.

[14] Evliya Çelebi Seyahatnamesi, Evliya Çelebi b. Derviş Mehemmed Zılli, VII Kitap, Hazırlayanlar: Yücel Dağlı, Seyit Ali Kahraman, Robert Dankoff, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2003, s. 239.

[15] Age, s. 273.

[16] Evliya Çelebi Seyahatnamesi, Evliya Çelebi b. Derviş Mehemmed Zılli, VIII. Kitap, Hazırlayanlar: S.A. Kahraman, Y. Dağlı, R. Dankoff, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2003.

[17] Evliya Çelebi Seyahatnamesi, Evliya Çelebi b. Derviş Mehemmed Zılli, IX. Kitap, Hazırlayanlar: Y. Dağlı, S.A. Kahraman, R. Dankoff, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2005, s. 8.

[18] Evliya Çelebi Seyahatnamesi, Evliya Çelebi b. Derviş Mehemmed Zılli, X. Kitap, Hazırlayanlar: S. A. Kahraman, Y. Dağlı, R. Dankoff, Yapı Kredi Y. Dağlı, R. Dankoff, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2007, s. 2. Her ne kadar baskıda tarih 2007 deniyorsa da, bu cildin piyasaya sürülmesi 2008 yılı içinde gerçekleşmiştir.

[19] Age, s. 55.