18 Ağustos 2009 Salı

Dağlardaki Türk izlerini siliyorlar

‘Ne mutlu Türküm diyene’ yazısını sildiler
Van’ın Bahçesaray ilçesindeki Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk kimliği vurgusu yapan anlamlı sözünün yerine ’Önce Vatan’ sloganı yazıldı

Fatih Çekirge’nin Hürriyet Gazetesi’ndeki yazısı, Güneydoğu’da bir gerçeği ortaya çıkardı. Sözde Kürt açılımının tartışıldığı şu günlerde ilk açılım dağlarda yapılmış. Van’ın Bahçesaray ilçesi yakınlarında bir tepenin yamacındaki Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün sözü olan “Ne mutlu Türküm diyene” sözü silinmiş. Yerine “Önce Vatan” sloganı yazılmış.

Bir yaşlı anlatıyor
Çekirge’nin yazısından, değişikliğin bölge milletvekilleri ve ileri gelenlerin isteği ile yerine getirildiği anlaşıyor. Yazıda Fatih Çekirge, konuyu Bahçesaray Festivali nedeniyle katıldığı bir yemekte yanında oturan bir yaşlının, kendisine anlattığına yer veriyor. Adını vermediği köylü, Çekirge’ye, “Biliyor musun devlet artık makul... Devlet şefkati geliyor...” diyor. Eliyle dağdaki ’Önce Vatan’yazısını gösterirken yine fısıldıyor: “Bak şu dağdaki yazının yerinde daha önce ” Ne Mutlu Türk’üm diyene “ yazıyordu...” Bu olay sayesinde yaşlının kafasındaki devlet eski özelliklerini (yazıda belirtilmemiş) bir anda kaybediyor. “Makul” oluyor, “devlet şefkati” geliyor. Bu sevindirici ve çok önemli gelişmeyi de ilçesine gelen bir gazeteciyle paylaşmayı bir görev biliyor.
Yazıda, köylünün düşüncesinin bu şekilde değişmesine neden olan tek bir olay anlatılıyor. Dağın yamacındaki “Ne mutlu Türküm diyene” yazısının silinmesi. Yerine de “Önce Vatan” yazılması. Çekirge, yazısında köylünün, bu şekilde sevinip, mutlu olmasına devlet hakkındaki düşüncelerinin değişmesine neden olacak başka ekonomik, sosyal ya da kültürel hiç bir gelişmeden bahsetmiyor. Bir köylünün anlatımına göre: Çekirge gelişmeyi şöyle aktarıyor:

Yanlış anlaşılır
“Bölgenin milletvekilleri, ileri gelenleri devlete demişler ki; ’Kimsenin bu sözle bir sorunu yok. Ama hassasiyetleri biliyorsunuz. Bu hassasiyetler üzerinden yapılan propagandayı biliyorsunuz. Şimdi ben Kürdüm diyen insanların önüne ‘Ne mutlu Türk’üm diye yazarsanız bu yanlış anlaşılır... Bunu kullananlar çıkar.”

Gelişmeyi önemsiyor
Çekirge, gelişmeyi şöyle yorumluyor: “Bu uyarılar makul gelmiş. Ve o dağa ” Önce Vatan “ diye yazılmış...İşte ben bu gelişmeyi önemsiyorum... Elbette ” Ne mutlu Türk’üm Diyene “ yazısı beni rahatsız etmez... Çünkü ben bu sözü, bir Irk’ın böbürlenmesi ya da kendisini diğerlerine üstün görmesi olarak algılamıyorum. Ben bu sözü, bu topraklarda yaşayan insanların kendisini bir millet olarak bu isimle tanımlaması olarak düşünüyorum”
Haber: Salim YAVAŞOĞLU

Kürtler ne istiyor?

17 Ağustos 2009 Pazartesi, 00:24 AÇIK GÖRÜŞ

Kürtler ne istiyor?

Türkiye siyasi tarihinde ‘Kürtler ne istiyor’ sorusu çok eski bir sorudur. Doğal olarak bu soruya, ‘sorun olan’ Kürtlerin muhatap oldukları düşünülür, akıl bunu emreder çünkü. Bu yüzden de soruya makul bir cevap, Kürtlerin siyasi temsilcilerinden, politik önderlerinden ve aydınlarından beklenir.

ORHAN MİROĞLU

Yazar

Türkiye’nin koşullarına uymadığını ya da gerçekçi olmadığını düşünsek de, Kürtlerin bu soruya her zaman iyi kötü bir cevapları olmuştur. Bu gerçeği görmezlikten gelmek, insafla bağdaşmaz. Bu soruya cevabı, ‘sorun olan’ Kürtlerin kendileri vermiştir, ama bu cevaplar ya hiç tartışılmamıştır, ya da tartışılmasının önüne ciddi engeller konmuştur.

Bu noktada, devletin soruyu önemsizleştiren, böyle bir sorunun ne kadar gereksiz olduğunu hatırlatan itirazlarını da bir kenara atamayız. Çünkü bu itirazlar, sorunun asıl muhatabı olan Kürtlerin verdiği cevapların, toplum içinde anlaşılmasını imkansız hale getirmeye yöneliktir. Devletin resmi cevabı inkardan kaynaklanır ve basitçe şöyledir: ‘Kürtler bu ülkede milletvekili, bakan, vali, kaymakam vs olabilmektedirler ve anayasamızda bütün yurttaşlara eşitlik sağlanmıştır.’

‘Ulusal çıkar’ perspektifi

Hep öyle sanılır; Kürtlerin geleceğe ilişkin tasarılarında bağımsız bir devlet kurmaktan başka bir şey yok ve Kürtler aslında hangi devletin sınırları içinde yaşıyor olurlarsa olsunlar, onların demokratik hak ve özgürlükler için verdikleri mücadele, asıl amaca ulaşmak için uğranılan bir ara istasyondan ibaret kalacaktır. Oysa bir halkın saplantı ölçüsünde ayrılmadan yana ve bölücü görülmesi ve onunla ilgili bütün politik tavırların bu çerçevede belirlenmesi sağlıklı bir bakış açısı değildir. Doğrusunu söylemek gerekirse bu konudaki tartışmalar bugün sadece ‘Türkiye’nin Kürt sorunu’ bahsinde değil, ama artık küresel diyebileceğimiz bir meselenin nihai olarak önümüzdeki yıllarda alacağı hal bakımından da yapılıyor. Çünkü ve birincisi, birbirleriyle komşu dört ülkede yaşayan Kürtlerin, içinde yaşadıkları sosyal-siyasal zeminler çok farklıdır ve bu farklılık, her ülkede başka çözümleri gündeme getiriyor.

İkincisi, Kuzey Irak’ta kurulan federal yapının, Kürtlerin ulusal tarihlerinde hep muhayyel bir yeri olmuş ama gerçekleşmemiş bağımsız bir devlete dönüşmesi halinde, bunun, komşu ülkelerde yaşayan Kürtlerin yürüttükleri demokratik-siyasal mücadeleyi nasıl etkileyeceğinin bugün için net bir cevabı yok. Şunu söylemek mümkün tabii: Kürt toplumunda, ‘ulusal çıkarların’ penceresinden bakmak alışkanlığı yeni bir siyasal kültür olarak beliriyor. Ulus-üstü hukukun daha çok benimsenmesi ve savunulması ve bölgesel ticari hareketliliğin artması yoluyla, yüzyılı neredeyse temassız geçirmiş bir halkın arasında kurulacak ilişkilerin, bu ulusal kültürü daha güçlü hale getireceği de tahmin edilebilir. Ve bu ulusal kültürü etkileyecek bir diğer faktör de, Kürtlerin içinde yaşadıkları ülkenin çözümsüzlükte ısrar etmesi, ya da tersi, demokratik bir çözümü benimsemesi olacaktır. (Olabilecek en kötü şey ise, Kürtlere hak tanımaya yanaşmamaktır...)

Bugün itibariyle, Kürtlerin kurduğu siyasi partilerin, önerdiği iki çözüm biçimi var. Birincisi federasyon. Diğeri de, sorunun çözümünü demokrasi ve demokrasinin geliştirilmesinde gören anlayıştır. Bu anlayış, DTP’nin, Meclis’te milletvekillerine dağıttığı Kürtçe, İngilizce ve Türkçe olarak yazılmış programda ‘Demokratik Özerklik’ olarak tanımlanmıştır ve her bakımdan tartışılmaya değerdir. Oysa tartışılmak bir yana, program hemen bölücülük olarak ilan edilmiş, bunun Meclis çatısı altında dağıtılmasının bile ne kadar büyük bir cesaret olduğu söylenmiştir.

Federasyon fikrini HAK-PAR (Hak ve Özgürlükler Partisi) ve KADEP (Katılımcı Demokrasi Partisi) savunuyor. Federasyonu savunanların, siyasal-sosyal gerekçelerini, kamuoyu doğrusu yeteri kadar bilmiyor. Ama federasyon fikrine de bir alışkanlık olarak, birtakım ön kabullerle yaklaşıldığını söylemek mümkün. Bunun sebebi, Türkiye’de 25 yıl sürmüş şiddetli silahlı mücadeleden beslenen bir siyasal kültürün ve dışlayıcı psikolojilerin hâlâ hüküm sürmesidir. Ayrıca, Kürt sorunundan beslenen politik paranoyaların bu ön kabullerin oluşmasında ve savunulmasında hatırı sayılır bir yeri vardır.

Federalizmi tartışmak

Bilindiği gibi, federasyon birliği değil, bütünlüğü ifade eder. Federalizm düşüncesi, birlik ve farklılık, özerk durmak isteyen etnik bir toplulukla, ulusal egemenliği tek başına kullanan bir ulus arasındaki politik dengelere dayanır. Böyle bir sistemin inşası, her şeyden önce, karşılıklı hoşgörü, uzlaşma, diyalog, empati ve farklılıklara saygı gibi duyguların güçlü olduğu toplumlarda mümkündür. Bu değerlere sahip toplumlar ise, demokratik kültürü içselleştirmiş toplumlardır. Yani federasyon fikri, bir arada yaşamanın zorluklarından rahatsızlık duyan ve bıkan insanların ayrılmayı kolaylaştıran bir tasarısı olarak görülemez. Federasyon bir etno-bölgesel temsili ifade eder. Böyle bir çözümün kabul edilmesi, özellikle Kürt yurttaşların ülke genelinde, anayasal haklarını kullanabilmeleri bakımından ne gibi açmazlar yaratacaktır?

Kürt nüfusun yarısı, Türkiye’nin birçok ilinde, başka halklarla iç içe yaşıyor; yoğunluklu bir nüfusun olduğu bölgede de, geleneksel kurumların hem toplumsal hem siyasal hayatta belirleyici konumu sürüyor.

HEP’ten bu yana Kürtlerin kurduğu partilerin Doğu ve Güneydoğu’da aldığı ortalama oy yüzde 30’u geçmiyor. Kalan oylar, geleneksel kurumların tercih ettiği ve Kürt sorununda demokratik bir çözüm programına sahip olmayan partiler arasında paylaşılıyor.

Siyaset alanını paylaşan bu grupların, federal bir örgütlenmede, bu sefer etno-bölgesel gruplara dönüşeceğinden bugün için kuşku duymamak lazım.

Türkiye yurttaşlığı

Öte yandan, Federalizmi ve federalizm için zorunlu olan demokratik kültürü sivil toplum ve entelektüel üretim besler. Kürt toplumunun bugün için her iki bakımından da gelişkin olduğunu söylemek mümkün değildir. ‘Federal ortaklar’ arasındaki ahlaki mutabakat sivil toplum ve entelektüel üretimin yaratacağı kültürle mümkündür.

Etnik kimliklerin ya da ulus egemenliğinin mutlaklaştırıldığı bir toplumda, federal ilişkilerin ve sistemin kurulması zordur. Federal sistem için, ortakların yeni ve paylaşılan değerlere sahip olması gerekir. Federasyon tek ve ortak bir kimlikle kurulamaz. Federasyonu oluşturan farklı etnisitelerin milliyetçi düşünce ve fikirlerden ibaret olmayan, bunun ötesinde bir yurtseverlik idealine ulaşması gerekir. Ülkemizin koşullarında bu ideal, anayasal yurtseverliğin sağlayacağı yeni bir hukuk bağlamında ‘Türkiye yurttaşlığı-yurtseverliği’ olarak beliriyor.

Bu yurtseverlik idealinden henüz ne kadar uzak olduğumuz ise ortada. Yakınlaştığımız oranda da federasyon dahil, anayasal yurttaşlığa- yurtseverliğe, ortaktoplumluluğa ve çokkültürlülüğe hatta özerkliğe kadar uzanan farklı çözüm biçimlerini daha soğukkanlılıkla tartışabiliriz.

orhanmir@hotmail.com

yaşasın türk ve kürt kardeşliği

Bıji bıratiya turk u kürda
17 Ağustos 2009 Pazartesi, 00:25 AÇIK GÖRÜŞ

Bıji bıratiya turk u kürda yaşasın türk ve kürt kardeşliği

Metin Heper’in Devlet ve Kürtler kitabına, Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ Kürt sorunun çözümüne değindiği konuşmasında atıfta bulunmuştu. Heper’in temel tezi, Türkiye Cumhuriyeti’nin hiçbir zaman sistematik olarak Kürt halkına yönelik asimilasyon politikası gütmediği şeklinde özetlenebilir. Heper, Açık Görüş için kaleme aldığı yazısında, “nihayet sorunun çözümü için karalı adımlar atılıyor” diyor ve ekliyor: Zaten hiçbir zaman hasım olmadık

METİN HEPER

Prof. Dr. Bilkent Üniversitesi

1920’lerin başından bugüne kadar zaman zaman alenen ‘Kürt sorunu’, bu ülkeye çok pahalıya mal olmuş ve birçok vatandaşımızın kaybına ve geride kalanların derin acılara gark olmalarına yol açmıştır. Şimdi artık bu meselenin çözümlenmesi için, önemli ve kararlı adımların atılmasına başlanmıştır. Çözüm sürecinin iki boyutu vardır. Birincisi, bu süreçte kimler, hangi kurumlar rol oynayacaklar ve nasıl bir üslup takip edilecektir? Cumhurbaşkanımız, bazı bakanları ve danışmanları ile Başbakanımız, Genelkurmay Başkanımız, üniversite, medya ve düşün hayatımızın diğer bazı mensupları konu ile ilgili görüşlerini ifade etmektedirler. Hükümet de çözümün ana hatlarını tespit amacıyla bir arama - danışma faaliyet yürütmektedir. Diğer taraftan da, devlet, siyaset ve toplum katlarında uygun bir psikolojik ortamın hazırlanması çabaları sürmektedir. Bu husus ile ilgili aşılması gereken bir durum, Parlamentoda grubu bulunan iki önemli muhalefet partisinden birinin bir günden diğerine konuya bakış açısının değiştiği izlenimi vermesi, diğerinin ise konuya hayli olumsuz yaklaşmasıdır. Umulur ki kısa zamanda bu durum değişir ve sorunun gerektirdiği konsensüse en azından Parlamento düzeyinde varılır.

Çözüm için kritik evre

Sorunun çözümlenmesi sürecinin ikinci boyutu, hangi ‘açılım’ların yapılacağıdır. Değişik düzeylerde çeşitli öneriler sunulmakta, bu önerilerden hangilerinin öne çıktığı saptanmaya çalışılmakta, hem tek tek öneriler hem de en çok üzerinde durulan öneriler çerçevesinde tartışmalar devam etmektedir. Önerilerin isabeti, söz konusu önerilerin arkasında yatan varsayımların doğruluğuna ve adı geçen önerilen hangi dinamikleri harekete geçireceğinin doğru olarak tahmin edilebilmesine bağlıdır. Bu yazıda, şimdiye kadar yapılmış önerilerin arka planındaki varsayımlar ve yapılmış bazı temel önerileri irdeliyoruz.*

Söz konusu varsayımlar şöyle özetlenebilir: Türkiye Cumhuriyet etnik anlamıyla (soyu ve sopu bir olan) Türklerin devletidir, Türklerin dışındaki etnik unsurlar, Türk devleti tarafından ikinci sınıf vatandaşlar olarak algılanmıştır. Gerek bu nedenden dolayı gerekse “Türk devleti Kürtlere daima hasmane bir tavır takınmış olduğu için”, yani onların “asimile etmeye çalıştığı, etnik kimliklerini inkar ettiği, yaşadıkları bölgenin sosyo ekonomik bakımdan geri bıraktığı ve onlara kötü muameleyi reva gördüğü için”, Kürtler Türklere ve “onların devleti”ne karşı tavır almışlar ve deyinilen nedenlerle çeşitle defalar isyan etmiştir. Türkler ve “onların devleti” bu hatalarını kabul etmeli, Öcalan’ı, PKK’yı ve veya DTP’yi muhatap almalı, söz konusu kişi ve veya kurumlar ile durumu müzakere etmeli ve Kürtlere kültürel (kişisel) haklar yanında kolektif (grup) haklar (ana dilde eğitim ve çeşitli düzeylerde siyasi haklar) vermeli ve tüm bu haklar Anayasada da tescil edilmelidir.

Hiç hasım olmadık

Bu varsayım kümesi yalnızca ana hatları ile belirtilen çözüm önerilerine yol açmamakta aynı zamanda muhtemelen bazı Kürtlerin ve Türklerin birbirlerini hasım olarak görmelerine yol açmakta ve giderek Türkler arasında da husumet doğurmakta onların da birbirlerini giderek ‘vatan hainliği’ ile suçlamalarına sebep olmaktadır. Bu varsayımların isabetli olmadıklarını, bu nedenle de bunlar üzerine bina edilmiş çözüm önerilerinin sorunun halledilmesine yardımcı olamayacağını, aksine sorunu daha da çözümsüz hale getirebileceklerini düşünüyoruz.

Müşterek 600 yıllık tarihleri boyunca ve bugün, genel olarak Kürtler ve Türkler birbirlerine karşı yaygın bir husumet duygusu beslememişlerdir. Osmanlı döneminde devlet, Kürtler ve de Türkmenler dahil tüm etnik-dinsel unsurlara eşit mesafede durmuştur. Kürtler birkaç defa isyan etmişler, ancak bu isyanları Kürt etnik milliyetçiliği tetiklememiştir. Gerek Osmanlı gerekse Cumhuriyet dönemlerinde Kürt isyanlarının değişik dönemlerde farklı nedenleri, Batılılaşmanın, sekülerleşmenin,** yönetimin merkezileşmesinin aşiret beylerinin otoritelerini sarsması, ayrılıkçıların ideolojik gündemleri, Kürtlere zaman zaman kötü muamele edilmesi ve yabancı devletlerin tahrikleri olarak ortaya çıkmıştır.

Osmanlı’da Kürtler, özellikle II. Abdülhamid döneminde (1876-1909), devletin önemli mevkilerinde hizmet etmişlerdir. İstiklal Savaşı’nda Kürtler ve Türkler omuz omuza savaşmışlardır. Bu savaş sırasında, TBMM’nin, başkentin geçici olarak Kayseri’ye nakledilip nakledilmemesi konusunu ele aldığı oturumda Kürt Diyap Ağa kürsüye çıkmış ve “Efendiler biz buraya vatanı müdafaa etmeye ve gerekirse ölmeye geldik, kaçmaya değil” demiştir. 1990’ların sonlarına doğru, yani iki taraftan da binlerce insanın hayatını kaybettiği uzun yılların ardından Güneydoğu’da yapılan bir araştırmada halkın sadece yüzde 4’ü Kürtlere belli konularda özerklik verilmesinin uygun olduğunu düşünmüş, ayrı devlet olma konusu ise gündeme getirilmemiştir.

Türkiye Cumhuriyeti devleti etnik anlamıyla sadece Türklerin devleti olmamıştır. 1920’lerin başında Atatürk, Türklerin, Kürtlerin ve diğer etnik unsurların yüzyıllar boyunca kültürel bir alışveriş içinde olduğunu, artık aralarında paylaştıkları ideallerin, değerlerin ve tutumların paylaşmadıklarından daha fazla olduğunu, bu nedenle artık tüm bu etnik unsurların homojen bir millet oluşturduğunu belirtmiştir. ‘Türk milleti’ ibaresindeki ‘Türk’ sözcüğünü de bir sıfat (belli bir soya atıf) olarak değil bir isim (tüm etnik unsurların birlikte oluşturduğu millete atıf) olarak kullanmıştır. O yıllarda ve daha sonra gerek Atatürk gerekse İnönü’nün nazarında tüm etnik unsurlar, Türkiye Cumhuriyeti’nin eşit haklara sahip vatandaşları olarak görülmüşler, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığını birincil kimlik, etnik kökenleri ise ikincil kimlik olarak düşünülmüştür.

İkincil kimlik tartışması

Türkiye Cumhuriyeti devleti, Kürtlerin Türkler ile aynı idealleri, değerleri ve tutumları büyük ölçüde paylaştıkları varsaydığı için Kürtleri asimile etmesi yahut onların kültürel ikincil kimliklerini inkâr etmesi için bir neden yoktu. Kürt kimliği 1930’ların sonları ve 1940’ların başlarında sadece bir grup ‘entelektüel’ tarafından inkâr edilmiş, ancak bu yaklaşım hiçbir zaman resmi devlet politikası olmamıştır. Devlet, sadece ve bir süre için Kürtlerin ikincil kimliğini bilinçli olarak göz ardı etmiştir.

Bunun da nedeni Kürt isyanları sırasında Kürtlerin ikincil kimliklerinin birincil kimliklere dönüşmesinden çekinilmiş olmasıdır. Böyle bir dönüşümün meydana gelme ihtimalinin zayıfladığı düşünüldüğündünde, bu tedbirlerin bazılarından, örneğin umumi müfettişliklerden, vazgeçilmiştir. Devletin esas amacı asimilasyon olsaydı, bu tedbirlerde sonuna kadar ısrar edilirdi. Devlet yüzyıllar boyunca kendiliğinden meydana gelmiş entegrasyonun bozulmasını önlemeye çalışmıştır; devlet entegre olmamış bir unsuru asimile etmeye çalışmamıştır.

Güneydoğu’nun sosyo-ekonomik bakımdan geri kalması da devletin resmi politikasının sonucu değildir. 1930’lardan bugüne bölgeye yaptığı yatırımlar nispi olarak diğer bölgelere yaptığı yatırımları çok defa katlamıştır. Bölgenin yine de geri kalması, özel sektörün bu bölgeye gereken ilgiyi göstermemiş olmasındandır. Bunun da nedeni bu bölgede gerekli alt yapının çok eksik kalmasıdır. Son yıllarda ise PKK terörü, bölgenin sosyo-ekonomik kalkınmasını baltalamıştır. Yukarıda zikredilen varsayımlar kümesinin bir boyutu isabetsiz değildir; devletin resmi politikası o çizgide olmamasına rağmen, özellikle yerel düzeyde Kürtlere çok kötü muamele edilmiştir.

Din ve etnisite müzakere edilemez

Doğru olmamalarına rağmen değinilen diğer boyutlar doğru kabul edilmiştir. Devlet haksız yere suçlanmış ve bazen üstlenerek bazen de farkında olunmayarak bazı Kürtler arasında devlete karşı gereksiz bir husumet yaratılmıştır. Böylece, adeta devletten hesap sorulma raddesine gelinmiştir. Bu durumun sonucu olarak, esas talep edilen yahut önerilen, “daha fazla demokrasi” olmuştur.

Burada gözden kaçırılan husus şudur: ideolojileştirilmeye veya dinileştirilmeye çalışılan demokrasiler gibi etnikleştirilmeye çalışılan demokrasiler de demokrasi olarak idame ettirilemezler. Çünkü demokrasi son tahlilde bir müzakere rejimidir. Oysa ideoloji de, din de ve etnisite de müzakere edilemez; bu konularda karşılıkla ödünler verilemez ve dolayısıyla konsensüse varılamaz. İdeolojik, dini ve etnik boyutlarda ciddi olarak parçalanmış ülkelerde demokrasinin yaşama şansı yoktur.

Bu konuyla yakında ilgili husus da şudur: ana dilde eğitim gibi kolektif (grup hakları) ve federasyon gibi siyasi haklar ikincil kimliklerin birincil kimliğe dönüşmesine, bir milletin içinden birden çok milletin ortaya çıkmasına yol açar. Oysa her devletin tek bir milleti olur.

Buraya kadar verilen izahatın dışında konu ile ilgili açılımların temel amacı ne olmalıdır ve ne olmamalıdır. Ve dolayısıyla hangi temel boyutlarda yeni açılımlar yapılmalıdır? Yeni açılımlar, ülkenin milli birliğini ve devletin toprak bütünlüğünü tehlikeye atmamalıdır ve Türkler ile Kürtlerin paylaştıkları idealleri, değerleri ve tutumları azaltmamalı, paylaşmadıklarını arttırmamalıdırlar.

Amaç, “kültürel çoğulculuk” değil, kültürel zenginlik olmalıdır. Birinci durumda örtüşmeyen ya da çok az örtüşen kültür örüntüleri olgusuna, ikinci durumda ise büyük ölçüde örtüşen kültür örüntüleri olgusuna rastlanır. Bu nedenle ana dilde eğitim gibi kolektif haklar çeşitli düzeylerde özerklik sağlayacak siyasi haklardan uzak durulmalıdır.

Yapılacak yeni açılımlar, dört temel amacı hedeflemektedir; 1) terörün tamamen son bulmasını sağlamak; 2) Kürtlere şimdiye kadar verilmemiş yeni kültürel haklar vermek, 3) süratle bölgenin sosyo-ekonomik bakımdan kalkınmasını sağlamak ve 4) Kürtleri kucaklamak, aksi tür davranışları muhakkak önlemek. Bundan sonraki açılımlar, bu 4 amacı gerçekleştirecek açılımlar olmalıdır.

* Bu makalede, “Kürt sözcüğü ile Kürt kökenli vatandaşlarımız kastetilmektedir. “Türk” sözcüğü de eş anlamda kullanılmaktadır.

** Laiklik din ile devlet işlerini ayrılması, sekülerizm ise kişinin dini kalıplar ile değil kendi muhakeme kabiliyetini kullanarak karar vermesi demektir.

Türk kürtsüz kürt türksüz olmaz

10 Ağustos 2009 Pazartesi, 00:18 AÇIK GÖRÜŞ



MHP’nin Kürt siyasî talepleri için direnç hattı oluşturmaya çalıştığını söyleyen Mümtaz’er Türköne, Bahçeli’nin geçmişte Kürt-Türk düşmanlığının oluşmaması için tabanını defalarca uyardığını hatırlatarak ‘Bunu yine yapmalı’ diyor ve ekliyor: Türklerle Kürtler Çaldıran’dan beri ortak siyasi tarihe sahip. Kardeş, duygudaş. Yani Türk Kürt, Kürt Türk demek.

MÜMTAZ’ER TÜRKÖNE

Prof. Dr. Siyaset Bilimci

Abdullah Öcalan, son avukat görüşmesinde Ziya Gökalp’i referans göstererek kullandı bu sözü: “Türk Kürtsüz, Kürt Türksüz olmaz”. “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucu ideolojisi kime aittir?” sorusuna verilecek en doğru cevap: “Ziya Gökalp’e aittir” olmalı. Bu ideolojiyi merak edenler mutlaka “Türkçülüğün Esasları”nı okumalı. Fakat, Gökalp’in Kürtler ile Türkler arasındaki bağı özetlediği söz, Öcalan’ın kullandığından oldukça farklı.

Gökalp karşıtlıklardan bir tanım çıkartıyor: “Türk’ü sevmeyen Kürt Kürt değildir; Kürt’ü sevmeyen Türk Türk değildir” diyor. Bu gönüllü birliği emreden subjektif bir tanımlama. Öcalan’ınki ise kendisine ait değil; meselâ ben bu sözü daha önce çok kullandım. Bu söz objektif şartları, özellikle tarihî tecrübeyi referans alıyor. 1514 Çaldıran Savaşı’na kadar Osmanlı Devleti bir Balkan devleti. Çaldıran’da Kürtlerle ittifak yapılıyor ve Osmanlı Devleti bir Orta Doğu İmparatorluğu haline geliyor. Çaldıran Savaşı ve sonrası hem Kürtler hem de Türkler açısından “Kürt Türksüz, Türk Kürtsüz olmaz” sözünü ispatlıyor.

İki halkın uyumu

Bu sözün daha eskisi Tacikler için söylenmiş: “Türk Tat’sız olmaz”. Fars kültürünün en güçlü kollarından biri Tatlar, yani Tacikler. Mevlana Celaleddin Rumî’nin Tacik olması ve kendi öz dilinde yazması bu kültürün derinliğine dair hepimizin bildiği bir örnek olmalı. Orta Asya’da Türkler kılıç hakkı ile düzen kurarken bu düzeni Taciklerle kalıcı hale getirmişler. Orta Asya’daki Fars etkisi İran değil, doğrudan aynı zamanda Sünnî olan Taciklerden geliyor.

Yavuz Sultan Selim ile Kürt âlimi İdris-i Bitlisî arasındaki yakınlık, yüzyıllarca Kürt coğrafyasında geçerli olan düzenin temelini teşkil ediyor. Dünya tarihinde iki halk arasında sağlanan bu uyumun başka örneğini bulmak çok zor. Yavuz, Şah İsmail’in üzerine giderken Kürtlerin desteğini alıyor. Bu desteğin Yavuz-İsmail rekabetinde sonucu tayin ettiği konusunda tarihçiler hemfikir. Kürtlerin desteği ile Yavuz, Memlukları da dize getiriyor ve Osmanlı Devleti bugün Orta Doğu denilen Abbasi coğrafyasının neredeyse tamamını ele geçiriyor.

Yavuz Kürtlerin verdiği bu kritik desteğe karşılık, yine dünya tarihinde benzeri olmayan bir jestte bulunuyor. İdris-i Bitlisî’ye altında kendi tuğrası olan boş kâğıtlar gönderiyor. Yani Padişah mutlak iradesini oradaki Kürt beylerine devrediyor. Yüzyıllarca egemen olan düzen, o boş kâğıtlara yazılan fermanlarla ortaya çıkıyor. 1839’da Tanzimat’ın ilanı ile devlet merkezîleşmeye karar verince bu düzen sona eriyor ve Kürt ayaklanmaları başlıyor.

Ancak Kürtlerle Türkler arasındaki u-yum bu ayaklanmalara rağmen devam ediyor. I. Dünya Savaşı’nda İngilizlerin tahrikine rağmen Kürtler cepheyi terk etmiyor.

Savaş sonrasında da “Bağımsız Kürdistan” önerilerini geri çevirip kaderlerini Ankara Hükümeti’ne bağlıyorlar. “Kürt Türksüz olmaz” sözü, tersiyle birlikte bu yüzden uzun tarihin eseri. Bu söz basit bir temenni olmanın ötesinde bu tarihi özetliyor.

Kürt Marksizmi

68 Kuşağı’nın namlı temsilcilerinden, bugün gazeteci olarak tanınan ve 12 Kötü Adam arasına girmeyi başaran iki Mülkiyeli’den aynı hikâyeyi dinlemiştim. Sene 1969.

Türkiye’yi sarsan önemli olaylardan biri: İmran Öktem’in cenazesi. Yargıtay Başkanı ölüyor ve Voltaire’in “Tanrıyı insanlar yaratmıştır” sözünü söylediği için cenaze namazında olaylar çıkıyor. Maltepe Camii’nde iki taraf arasında kavga çıkıyor. Sol kesimin kavgada öne çıkan iki önde gelen temsilcisi bu iki Mülkiyeli. Bu iki 68’liye yıllar sonra biri “Benim solcu olmamın müsebbibi sizlersiniz. O olayda sizi önde görünce bende kavgaya karıştım” diye ilk sol eylemini anlatıyor. Bu “biri” Abdullah Öcalan. Bu hikâyeyi bu iki gazeteciye, Suriye’de örgütün başında iken anlatıyor. 1974 affından Fakülteye dönen yaşlı öğrenciler arasında ben de Öcalan’ın simasını hatırlıyorum. 68’in başlattığı Marksist-Leninist ideolojik gruplaşmalardan birinin mensubuydu. Belki de bugüne kalan tek temsilcisi. Son görüşmesinde, 68’in en parlak isimlerinden Mahir Çayan’ın hatırasını nasıl yaşattığını anlatıyor.

PKK Marksist-Leninist bir örgüt olarak kuruldu. Daha önemlisi Stalinist yöntemlerle gelişti. Bugün Öcalan Marks’ta bazı hatalar keşfetse de, bu örgüt ideolojik olarak bu geleneğin içinde yer alıyor. Öcalan’ın Kürt Kemalizmi önermeleri bile, 68 Kuşağı’nın Marksistlerinin Kemalist çözümlemelerinden farklı değil. PKK’yı bir Kürt Marksizmi (hatta Leninizm ve Stalinizmi) olarak tanımlamak bana çok uygun görünüyor.

Anti-Kürdizm

O zaman şu soru önem kazanıyor. Kürtler Marksist olur mu? Ben şu cevaptan eminim. DHKP-C ne kadar Türk örgütü ise PKK’da o ölçüde ideolojisiyle Kürtleri temsil yeteneğine sahip. Dikkat edin “ideolojisiyle” diyorum. Tarihsel ve aktüel olarak PKK’nın Kürtleri temsil yeteneği inkâr edilemez. Peki şartların, yaşananların eseri olan bu temsil kabiliyeti, ideolojik olarak geçerli mi? Şartlar normalleşse, şiddet her şeyi tayin eden temel belirleyici olmaktan çıksa, PKK’ nın Kürtler üzerindeki -üçte bir olarak tahmin ettiğim- temsil kabiliyeti sürer mi? Kürt siyaseti özgür bir ortamda çoğullaştığı zaman ve kafalarındaki silah-hem Devlet’in hem PKK’nınki- ortadan kalktığı zaman PKK’nın temsil yeteneği ne olur?

Etnik olarak Kürt karşıtlığını ifade

edecek daha iyi bir kelime bulamıyorum. Türkiye’de bir “yabancı” veya “öteki” düşmanlığı şeklinde bir Kürt karşıtlığı elan mevcut. Sorunun çözümü yaklaştıkça bu anti-Kürdist eğilimlerin güçlenmesi de kaçınılmaz. Cumhuriyet döneminde yaşadıklarımızı insaf ölçüleri içinde gözden geçirip bir sonuca ulaşmamız lâzım. Musul Meselesi çözülmeyince Devlet Kürtlere özerklik vermek yerine asimilasyona karar verdi.

Bunun için merkezî ulus devletin başta eğitim olmak üzere bütün araçlarını kullandı. Kabul etmek gerekir ki büyük ölçüde başarılı da oldu: Bugün Diyarbakır’da 15 altı yaştaki çocukların -bir araştırmaya göre yüzde 70’inin- Kürtçe bilmemesi bir ölçü olarak görülebilir. Fakat bugün karşımızda çözüm bekleyen sorun, asimilasyon politikasının iflas etmesi anlamına geliyor. Zorba asimilasyon politikalarının yol açtığı Kürt sorunu, ancak Kürtlerin etnik kimliklerine saygı esasında çözülebilir. Bunun çaresi ise İçişleri Bakanı Atalay’ın açıkladığı gibi demokrasi standartlarının yükseltilmesi ile mümkün. Kürt sorunu bir Kürtçe sorunu.

Kürtçenin anadil olarak edineceği statü, sorunun çözümünün neredeyse tek başına maddi temelini oluşturuyor.

Geri kalanı kırılan dökülen şeyleri onarmaktan, karşılıklı güven ortamını geliştirmekten ve psikolojiyi düzeltmekten ibaret.

Bağımsız Kürt devleti başta olmak üzere hedeflenen federasyon gibi siyasî hedefler Kürt entelejensiyasının romantik hayali olmaktan başka anlam taşımıyor. Türkiye’nin güçlü entegrasyon dinamikleri var ve bu dinamiklerin büyük kısmı özgün.

Türkiye’yi bir arada tutan psikoloji ve maşerî vicdan bu özgün dinamiklerin eseri. Giderek büyüyen anti-Kürdizme rağmen Kürtlerin başta İstanbul olmak üzere Türkiye’nin Batısından vazgeçmeleri çok zor.

Anti-Kürdizmin içeriğini de aslında Türkiye’nin bütünleşme dinamikleri yansıtıyor. Kürtlerin yarısından çoğu Fırat’ın batısında yaşıyor. Kürt göçü alan Batılı şehirlerde yaşanan ekonomik sıkıntılar ve çarpık kentleşme iki toplumu karşı karşıya getiriyor.

Mesele bütünüyle yoksullar arasında bir ekmek kavgası. Ekmek kavgası olduğu için de her şey seferber ediliyor. En başta da etnik kökenler.

Türk sorunu

Şayet bu basit insanî ihtiyaçlar ve bu ihtiyaçlardan kaynaklanan gerilimler siyasî bir nitelik kazanırsa o zaman ortaya bir Türk sorunu çıkar. Aynı işe talip iki işsiz gençten biri Türk, diğeri Kürt ise sorun kendiliğinden etnik bir soruna dönüşür. İki komşu dükkan sahibi arasındaki kavga, arada etnik farklılık varsa zayıf düşenin etnik imdat çağrısı ile noktalanır.

MHP yürüttüğü sıkı muhalefet ile gerçekte Kürt siyasî talepleri için bir direnç hattı oluşturmaya çalışıyor. Varlık sebebi milliyetçilik olduğu için üniter ulus devlete yönelik Kürt taleplerini engellemek için tedbir arıyor. MHP’nin üstlendiği bu rolü bugüne kadar devlet, resmî asimilasyon politikası ile yerine getiriyordu. MHP’nin temsil ettiği milliyetçi damar da, devletin gerisinde gelişmeleri takip ediyordu. Şimdi devlet, yani askerler de tatmin edici bir çözümden yana olunca ortada ulus-devleti savunan tek güç olarak MHP kalıyor.

Sorun MHP’nin bu savunma hattına, toplumun insanî ihtiyaçlarından kaynaklanan özellikle de Batıda yığılan etnik gerginlikleri dahil etme tehlikesi. Bu sosyal eğilimlerin siyasallaşma ihtimali çok yüksek ve siyasallaştığı zaman büyük bir çatışma potansiyeli barındırıyor.

MHP başından itibaren Türkiye’nin ana Türk damarını temsil eden Orta Anadolu’da gelişti ve kökleşti. MHP bir Orta Anadolu partisi olarak büyüdü. Son seçimlerden itibaren MHP coğrafî tabanını değiştiriyor ve Batı’ya taşınıyor.

MHP’nin oyunu arttırdığı yerler önemli sayıda Kürt göçü alan ve Kürt gettolarına sahip olan yerleşim yerleri. Anti-Kürdizm MHP’yi doğal bir şekilde besliyor. Ama tersine bir Kürt-Türk çatışmasında karşı en dikkatli ve en sağduyulu lider MHP lideri Devlet Bahçeli oldu. Türk-Kürt düşmanlığını engellemek üzere Partililerini defalarca uyardı. Bugün görünür bir etnik çatışmanın ortaya çıkmamasının arkasında MHP liderinin bu yapıcı rolünün payı oldukça büyük.

Bahçeli sorumlu davranmalı

Ancak bugün durum çok farklı. Kürt sorunu çözülüyor. Kürtler umutlu ve iyimser. Bu durum Kürt siyasal talepleri konusunda bir endişe yaratıyor. MHP bu endişeyi, Batı illerindeki Kürt karşıtlığı ile birleştirerek bir siyasî savaş yürütebilir mi? Bu soru endişe verici. Hükümete ve açılımı savunanlara yönelttiği sert sözlere rağmen Bahçeli’nin Kürt toplumuyla ilgili hala sıcak mesajlar veriyor olması, dikkatli ve özenli davrandığına ve davranacağına bir delil olarak alınabilir. Sorun yeni bir merhaleye girdi.

En etkili yöntem olan deneme-yanılma yönteminin ilk örnekleri ortaya çıkan tepkiler. Muhtemeldir ki değişecek. Mutlaka değişmeli. Bahçeli, Öcalan’a en uzak duran siyasetçi olarak görülebilir. Ama Öcalan’ın benimsediği “Türk Kürtsüz, Kürt Türksüz olmaz” sözünü Devlet Bahçeli’nin de kabul edeceği ve söyleyeceği kuşku götürmez.

Türkiye 25 yılını, 40 bin insanın hayatına malolan etnik terör ile geçirdi. 40 bin insanın hayatı bir Kürt-Türk düşmanlığı yaratmadı. Demek ki çözüme yaklaşıldığı anda da bu tür bir düşmanlığın ortaya çıkma ihtimali çok zayıf. Sağduyunun emri de bu istikamette. Objektif şartlar sorunun bütün taraflarına “Türkün Kürtsüz olamayacağını” gösteriyor. O zaman çözüm için daha da umutlu olmalıyız.

Ayakda Alkışlar!

Yağmur ATSIZ yagmuratsiz@stargazete.com


Evvelki haftanın Türkiye zâviyesinden en önemli olayı nasıl ki adına “Kürd Açılımı” denilen zahmetli sürecin “sembolik” olarak başlaması idiyse geçen haftanın en önemli olayı da Başbakan Erdoğan’ın Cumartesi günü beş bakanla berâber Büyükada’ya gelerek bütün gayrı-müslim cemaatlerin liderleriyle buluşması oldu.

Okuyucularım belki hatırlayacaklardır, son günlerde bu sütunda iki kere Kürd Meselesi’nin hayâtî ehemmiyet taşıdığını, ama konu “bütüncül” tarzda ele alınmaz ise çözümün eksik ve ârızalı kalacağına dikkati çekmeğe çalışdım. İşte şimdi bu “bütüncül yaklaşım”ın Hükûmet nezdinde de mevcûd olduğunu görmekden büyük ferahlık duyuyorum.

Kürdlerin “azınlık” konumunda olmamaları ve diğerleri kısmen neredeyse yok olma tehlikesiyle yüzyüze iken milyonlarca kişiden oluşan ve Türkiye ortalaması üzerinde çoğalan bir kitle özelliği taşımaları bu iki problemler yumağının birbiriyle son derece sıkı bir irtibat hâlinde olmadığı anlamına gelmez. Tam tersine ayrılmaz biçimde irtibatlıdırlar, çünki “politik” vechelerinin ötesinde “moral” birer vecheleri daha vardır. Yâni “ahlâken” de çözülmeleri behemehâl zorunlu birer problemler yumağıdırlar. Bay Baykal’la Devlet Bey’in de anlayabilmeleri için daha düzayak bir Türkçeyle söylemek gerekirse Kürdlere, o girmek istediğimizi iddia etdiğimiz AB’nin kıstaslarına göre ve ne eksiği ne fazlası aynı insan haklarını tanımamak ne kadar “ahlâksızca” bir davranışsa; Rumlara, Ermenilere, Yahudilere, Süryânîlere ve Yezîdîlere (yâhut bir okuyucumun görüşünce Ezîdîlere) o hakları tanımamak da berikinden farksız bir ahlâksızlıkdır. Üstelik gayrı-müslimlerin sorunlarını halletmek, Kürdlerin sorunlarını halletmekden kat-be-kat daha kolaydır, çünki “direkt” siyâsî talebleri yokdur.

Peki, nedir o haklar?

O haklar kendi kültür ve inançlarını tam bir serbestî içinde yaşayıp geliştirebilmeleri, Türk Devleti’nin zâlimâne gasbetdiği vakıf ve sâir mallarının iâdesi ve arada verilen zarar için kendilerine tazmînât ödenmesi, kendilerine yasaklanan resmî ve yarı resmî makamlarda isterler ve diğer vatandaşlar gibi şartları yerine getirirlerse çalışabilmeleri, Heybeliada Ruhban Mektebi’nin açılması, yanılmıyorsan 1936’da illallah etdirerek Midyat’dan Şam’a kaçırtdığımız Süryânî Patrikhânesi’nin tekrar eski târihî mekanına dönmesi.

Ayrıca Fener Rum ve Kumkapı Ermeni Patrikleriyle Hahambaşına, hâiz oldukları özel ağırlığa binâen yurddışı gezilerinde resmî uçak ve üst dereceli maîyyet tahsîsinin de gerekli olduğu kanaatindeyim.

Önemli bir başka husus da son 100 sene boyunca türlü eziyetlerle sürüp atdığımız gayrı-müslimlere yeniden vatandaşlığa dönüş hakkı teklîfidir. Çok dönen olmaz ama jestdir.

Ben şahsen AK Parti içindeki bâzı grupların görgüsüzlüklerinden ve işgüzarlıklarından, ayrıca daha küçük bir grubun da gerçek anlamdaki yobazlıklarından müştekîyim. Ama eğer Başbakan Erdoğan ve yakın çevresindeki “A Takımı” bu iki problemi çözerse onları ayakda alkışlayan hiç şübhesiz sâdece ben olmayacağım, etrâfımda daha milyonlarca yurddaşım da bulunacak.

Kürt sorununun çözümü için Alevi açılımı devam etmeli

Kronik bir sorunu çözmeyi amaçlayan demokratikleşme açılımı, doğal olarak gündemimizdeki ilk sırayı aldı. Bundan yakın bir zaman önce "Alevi açılımı"yla birlikte hükümet zaten demokratikleşme konusunda birtakım çabaların içine girmişti.

Akademisyenleri bir araya getirmeyi amaçlayan, katılımcıları arasında benim de bulunduğum Alevi çalıştaylarının ikincisinde ortaya koymaya çalıştığım ve halihazırdaki tartışmalara katkı yapacağına inandığım görüşlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Değerli ağabeyim, ülkemizin önemli düşünce insanlarından Durmuş Hocaoğlu, "Kürt sorunu"na yeni yeni "Kürt sorunu" denilmeye başladığı dönemde, kendi meşrebince bu duruma itiraz ediyor, "böyle giderse bir de Türk sorunu ortaya çıkar ki, baş etmesi çok güç olur" demeye getiren yazılar kaleme alıyordu. Bence demokratikleşme anlamında bir "Türk sorunu" zaten vardı ve üstelik "Kürt sorunu"ndan da derin kökleri bulunuyordu. "Türk sorunu" dediğim "Alevi sorunu"ndan başkası değildir.

Türk etnisitesinden gelen insanlar, bugün milletimizin ana omurgasını teşkil etmektedir ve onların kararı ve onayı olmaksızın temel alanlarda demokratikleşmenin gerçekleşmesi mümkün değildir. Bir başka deyişle, ülkemizde gerçekten adına layık bir demokratikleşme gerçekleşecekse eğer bu süreçte aslan payı, ana omurgayı oluşturan Türk etnisitesinden gelen, etnik kimliği Türk olan insanların olacaktır. Ama kahir ekseriyeti oluşturan Türk etnik kimliğinden olan insanların, demokratikleşme konusunda atacakları adımların kendilerinin de ikna olduğu sağlamlıkta olabilmesi için şaşmaz bir psikolojik ölçüt vardır. Demokrasiyi gerçekten içine sindirmiş olmak...

KENDİ İÇİNDE TUTARLI OLMAK LAZIM

Milletimiz, bir beka mücadelesinin ardından, imparatorluğun külleri arasından kendi devletini kurdu. Bir süre sonra da egemenliğin kayıtsız şartsız kendisinin olduğunu gerçekten göstermeye, devletin rotasını demokratikleşmeye doğru çevirmeye çalıştı. Bunu hem "ispatı rüşd" için hem de dış dünyadan kopmamak adına yapıyordu. Dış dünyada olan her türlü olumlu gelişimin kendi ülkesinde de olmasını istiyor, buna layık olduğunu düşünüyordu. Milletimiz, demokratikleşme mücadelesini bugün belli bir noktaya getirmiştir. Öyle bir noktaya gelinmiştir ki, bundan sonra atılacak adımlar için demokrasiyi gerçekten içine sindirmiş olması şartı gereklidir. Tamam, egemenliğin kayıtsız şartsız milletin olacağı konusunda belli bir kararlılık gösterilmiştir ama artık egemen olan millet kendi içindeki farklılıklar konusunda da aynı demokratik tavrı sürdürebilecek midir? Can alıcı soru, budur. Bu soruya cevap verebilmek, demokrasiyi içine sindirdiğini gösterebilmek için de bir psikolojik ölçüt bulunuyor.

Kendi içinde, kendi iç farklılıklarına karşı demokratik bir tutum alamayanların dışarıya, kendilerinden nispeten daha farklı bir kimlikleri olduğunu söyleyenlere karşı demokratik bir tavır içinde olmaları beklenemez. Burada "kendisi" derken, açık seçik bir biçimde, Türk etnik kimliğine bağlı olduğunu söyleyen, milletimizin kahir ekseriyetini oluşturan insanları kastediyoruz. Elbette Aleviliğin çok tartışma gerektiren; siyasal, sosyolojik, ilahiyatla ilgili yanları vardır. Bazıları, Kürt ve Arap kökenli Alevileri göstererek Aleviliğin Türklükle ilgili bir şey olmadığını da ileri sürebilirler. Biz şimdilik bu tartışmalara girmeyeceğiz. Sadece ayrıntılarına ve gerekçelerine dalmadan, Aleviliğin Şiilikten apayrı olmasa bile ayrı ele alınması gerektiğini söyleyeceğiz. Ayrıca ilave edeceğiz: Bugüne kadar üzerinde büyük ölçüde bilimsel mutabakat sağlanmıştır ki, Türkçe konuşan, ibadetlerini Türkçe yapan Alevi topluluklarının inanç örüntülerinde Türklerin İslam dairesine girmezden önceki inançlarının büyük tesiri vardır. Eski Türk inançlarıyla Alevilik arasındaki bağlantılar tartışmaya yer bıraktırmayacak kadar açıktır. Yani Alevilik inanç örüntüsü açısından, İslam tarihi içinde ama daha ziyade Türklerin tarihsel sosyolojileri ve psikolojileri içinde ele alınması gereken bir konudur.

Alevilik, yalnızca inanç örüntüsü açısından değil, toplumsal-psikolojik yapı analizi açısından da büyük ölçüde Türk tarihinin bir ürünü olarak görünmektedir. Eski Türk inançlarının Türklerin göçebe ve savaşçı nitelikleriyle bağlantıları yeterince araştırılmadan kalmıştır. Türklerin yerleşik hayata geçişleriyle inanç değişimleri arasındaki bağlantıların izini sürdüğümüzde çok enteresan noktalarla karşılaşıyoruz. İslam olduktan sonra Türklerin Sünnileşmesiyle yerleşik hale gelmeleri arasında kolayca ikna edici biçimde güçlü irtibatlar vardır. Alevilik, eski inançlarda olduğu kadar adeta eski yaşam tarzında, göçebelikte ısrar etmenin, değişime direnmenin inanç katında temsilciliğini üstlenmiş olabilir.

Bunun yanı sıra Türk toplumunun siyasal tercihlerinin, Türklerde iktidar-muhalefet, merkez-perifer ilişkilerinin analizinde de Alevilik temel bir yapı taşıdır. Şöyle ki: Türklerin soya boya göre örgütlenmiş segmenter toplum yapısı, merkezle perifer arasında sürekli bir gerilime neden oluyor, bitmek bilmeyen kardeş kavgaları gündeme geliyordu. Türk toplum yapısındaki bu trajik unsurlar, bazen gerçek bir trajediye yol açıyordu. İktidarı ele geçiren boyun, diğer Türk boyları üzerinde egemen olmak ve birliği sağlamak için de karşılaştıkları uygarlıklardan din, yaşam-yönetim kültürü, resmi ve edebi dil, sanat ve mimari ürünleri ödünç almalarına ihtiyaç vardı. Zira eski inançlarında ve yapılarında kalırlarsa kardeş kavgalarını önleyemezlerdi. Egemen Türk yöneticilerinin, ak-budunun diğer uygarlıklara ve dinlere bu kadar ilgiyle yaklaşmalarının nedenlerinden birisi de buydu. Yöneticileri bu tercihleri yaptıklarında kara-budun terk edildiğini, sahipsiz kaldığını düşünüyor, çareyi eski Türk dini ve yaşama tarzına sığınmakta buluyordu. Türk yöneticiler ne zaman din değiştirseler, yönetimde olmayan muhalif beyler ve kara-budun öz-benliklerine sarılıyor, yöneticilerini ihanetle suçluyorlardı.

BASTIRILMIŞ KİMLİKLER BÜYÜK TEHLİKE

Türklerin hemen tamamı, tarihin değişik zamanlarında da olsa, İslamiyet'te karar kıldılar. Bu Türk tarihinde bir ilkti. Türkler ilk kez, hep birlikte bir dine katılıyorlar, ak-budun ve kara-budun aynı inanç dairesine giriyorlardı. Ama segmenter toplum yapısı aynı kalmakta devam ediyordu. İslamiyet'in kabulüyle birlikte ak-budun ve kara-budunun davranış kalıbında görünüşte çok büyük değişiklik olmuşa benziyordu ama gerçek öyle değildi. Değişiklik görünüşte çok büyüktü, zira Türk tarihinde ilk kez yeni ve "dışarlıklı" din, yalnızca egemenler tarafından değil, Türk topluluklarının çoğu tarafından kabul edildi; yalnızca yöneticilerin değil halkın da Müslüman olduğu Türk devletleri kuruldu. Bu muazzam değişiklik, gerçekte küçük sayılabilirdi zira egemen boyun saltanatını sürdürebilmek için "dışarlıklı" tercihleri, geniş Türk topluluklarının ise, hem merkezdeki egemen boya hem de onun dikte ettirdiği inançlara ve iskân politikalarına itirazı sürüyordu. Bu tablo içinde bir yanda "resmi Sünni medrese Müslümanlığı", diğer yanda göçebe ve köylü unsurlar arasında ve şehirlerin alt tabakalarında yaygın olan eski inançların ve Batıniliğin ciddi etkilerinin görüldüğü "halk dindarlığı" ortaya çıktı. Egemen olamayan Türk boyları, kendilerini ezen egemen Türk boyuna karşı kendilerini tıpkı peygamber soyundan geldikleri halde Kerbela'da katledilenlere benzetiyorlar, onlarla özdeşleşiyorlardı. Aynı din çatısı altına girmekle azalacağı sanılan kardeş kavgası, İslami bir kılığa bürünüp Alevi-Sünni kavgası adını alarak günümüze kadar geldi.

Bugün milletin egemen olmasını istediğimiz bir demokratik yönetimimiz var. Buna elbirliğiyle ulaştık. Şimdi daha da ileri gitmek, çağdaş demokrasilerde var olan insan haklarına ve özgür-demokratik nizama ulaşmak istiyoruz. Dün "Türk ulusal kimliği" dışındaki kimliklerini bastırmak zorunda olan insanlarımız, demokratik haklar talep ediyorlar. Kürtlerimiz, Alevilerimiz bastırılmış kimliklerini artık göstermek istediklerini söylüyorlar. Bunda korkulacak hiçbir şey yoktur. Korkulacak olan, sürekli bastırılanın gün gelip patlamasıdır. Bastırılmış olanın bir gün şiddetle geri geleceği şeklindeki psikolojik mottoyu insanlık tarihi acı olaylarla göstermektedir.

Elbette insan olabilmek, toplumsal bir yaşantı organize edebilmek, sonsuz bir özgürlükle olmaz, mutlaka uyum ve uzlaşma için bastırma gereklidir. Bireysel psikolojimizin bastırmak zorunda kaldığımız arzu ve ihtiyaçlarının iç-baskısından kurtulabilmek için sağlıklı ruhlar, bir süzgeçle onlara hayatın içinde bir miktar yol açarlar, nefes almaya izin verirler. Sağlıklı bir toplum olabilmek, millet olarak hayatta kalabilmek için de çağdaş insan hakları ve demokrasiye göre bastırılmış kimliklere izin vermek durumundayız. Vesselam.

DOÇ. DR. EROL GÖKA

Türk ayrılıkçıları

"Kürt meselesi"nin özünde ve başlangıç noktasında "ayrılıkçılık" yoktur. Son zamanlarda biraz "kızgınlık ve öfke" biraz da "aba altından sopa göstermek" düşüncesiyle "Kürtlerden ayrılalım" diyen Türklere rastlanıyor. Bu konu üzerinde durmak gerekir.

Belirtmek gerekir ki, Türkiye'den ayrılıp "bağımsız bir Kürt devleti" isteyenler yüzde 2,5. "Federasyon" düşüncesinde olanlar da azami yüzde 7,5. Geriye kalan yüzde 90'lık ana kitle Türkiye'de ve bir arada yaşamak istiyorlar. Ama bu kitle ortada ciddi bir "Kürt sorunu" olduğunu söylüyor.

Sorun, Osmanlı'nın yanlış modernleşme ile "merkezî devlet"ten "merkeziyetçi sosyo-politik bir düzen"e geçmesinden ve kurulurken cumhuriyetin Fransız usulü sıkı markaj monolitik, yukarıdan aşağı, otoriter-totaliter bir toplum ve tektip vatandaş yetiştirme projesini, hükmü altında tuttuğu her etnik gruptan insana empoze etmesinden kaynaklanmaktadır. Türk ırkından gelenler, hiç de meraklısı ve isteklisi olmadıkları halde, zamanla üst-ulusal kimliğin "Türk ve Türklük" olmasından rahatsız olmadılar. Türklerin, diğer kavimler gibi birincil aidiyetleri Müslümanlıklarıdır. 1950'ye kadar onlar da yeni kimlik tanımlamasından çok çektiler. Kuruluşundan bu yana Türklerin yeni "Türk ve Türkçü kimliği" içselleştirmelerinde MHP önemli rol oynamaya çalışıyor, ama bu partinin seçmen nezdindeki desteği ortada.

Türk ırkından gelenlerin yeni kimlik tanımlamasına pek meraklı olmamalarının sebepleri var: Yeni kimlik, Türklerin hem dinî aidiyetlerini bastırıyor, hem aslında onların ırk, kavim veya etnik hakikatlerini inkâr ediyor. Çünkü eğer "Türk"ten bir etnisite kastedilmiyorsa, yani İbn Haldun'un terimleriyle 'Türklük'ten "nesep" değil "sebep" kastediliyorsa, bu durumda Orta Asya'dan gelip de Anadolu'da yerleşen, bazı fizyonomik özellikleriyle diğerlerinden ayrılan "Türk" diye bir ırk, bir kavim de "yok" demektir. Dikkatlice bakıldığında aslında Türklerin etnik kimliğinin inkâr edildiği ve Türklerin 1071'den bu yana Müslümanlıkla kazandıkları kültürel hasılalarının "Türkçülük politikaları" içinde eritilip asimilasyona uğratıldıkları görülür.

Resmî Türk ve Türkçü kimliğe sahiden ırk olarak Türk olanlardan çok, Balkanlardan gelen göçmenler ve Kafkaslardan gelen muhacirler dört elle sarıldılar; kendi ırk, kavim veya etnik kimliklerini geri plana çekip Türk ulusal kimliğini benimsediler. Burada kastettiğim; ana kodları, âlem tasavvuru, ümmet bilinci ve din algısıyla Anadolu'da yaşayan Türklerden, Kürtlerden ve Araplardan temelde farkı olmayan Müslüman halk (Arnavut, Boşnak, Pomak, Çerkes, Gürcü, Çeçen, Abhaz vs.) değil, onların iktidar elitleridir. Bugün de Kürt kimliği mücadelesine karşı en sert direnci bu elitlerin ve etkisindeki grupların göstermesi tesadüfî değildir.

Bu kavimlerin iktidar elitleri Kurtuluş Savaşı'ndan sonra inisiyatifi ele geçirince, bütün etnik grupları kapsayacak Müslümanlık temelinde ortak ve birleştirici bir kimlik benimsemek istemediler. Hem dış baskılar buna izin vermiyordu -özellikle Hilafet'in lağvedilmesini ve İslam hukukunun yürürlükten kaldırılmasını şart koşan İngilizler-, hem kurucu kadro zaten "dinin kamusal hayattan tasfiye edilmesi"ni kafasına koymuştu. Onlar artık dünyaya İslamiyet'in değil, pozitivizm ve Fransız usulü laiklik penceresinden bakıyorlardı.

Böyle olunca "Müslümanlık"ı ortak payda görmediler. Din ayrımına göre gayrimüslimleri "azınlık" statüsüne soktular. Burada da iki problem vardı: 1) Gayrimüslimlerin "azınlık" sayılması İslam'ın tarihî tecrübesi dışında bir tanımlamaydı. 2) Bunu böyle yapmalarının sebebi Müslüman kökenden gelen herkesi Türkleştirebileceklerini düşünmeleridir. Dolayısıyla çoğunluğun "Müslüman", gayrimüslimlerin "azınlık" kabul edilmesi, Müslümanların hayrına değildi, dinlerinin yerine yeni ulusal kimlik ikame edilecek diye böyle düşünülmüştü. Bu açıdan Kürtler kadar, Türklerin ve Kürt olmayanların da sıkıntı yaşadığı söylenebilir.
15 Ağustos 2009, Cumartesi

Cumartesi günü, "Türk ve Türkçü ulusal kimliği"n hangi tarihsel ortamda teşekkül ettiğini ve hangi aktörler tarafından benimsenip bütün etnik gruplara empoze edildiğini, buna sahiden etnik kökeni Türk olan Türklerin nasıl tepki verdiğini anlatmaya çalıştım.

19. yüzyıldan başlamak üzere başlayıp giderek şiddetlenen milliyetçilik akımlarının etkisi altında her zaman "bağımsız Kürdistan" ideali peşinde olan Kürt elitleri olmuştur. Ama bugün olduğu gibi dün de Kürtlerin ana gövdesi kaderlerini bölge halklarıyla bir olarak düşünmüşlerdir.

Kürtlerin 1925'e kadar devletle olan problemlerinin temelinde modern-ulus devlet formunu benimsemiş olan bürokratik çekirdeğin Kürtlerin tarih boyunca korudukları özerkliklerine ve gündelik hayatlarına yaptığı haksız müdahaleye karşı tepkiydi. Milli Mücadele'den sonra yeni devletin iktidar eliti, her adımda Türklerle ve diğer kavimlerle mücadeleye katılmış bulunan ve belki Sevr'i Şeyh Mahmut el Berzenci'nin eliyle ilk yırtıp atan Kürtlerin dinlerini ve etnik kimliklerini asimile etmeye başlayınca başkaldırdılar. Şeyh Said ayaklanması, verilmiş sözlerin unutulmasına ve Kürtler üzerinde uygulanacağı anlaşılan bir inkâr ve asimilasyon politikasına tepkiydi. Kimse Şeyh Said'in bağımsız bir Kürt devleti için ayaklandığını iddia edemez. Anadolu'nun diğer bölgelerinde olan isyanlar da aynı mahiyettedir.

Bu da bize gösteriyor ki, "resmi Türk ve Türkçü kimlik" tanımına ve dinin toplumsal hayattan tasfiye edilmesine tepki bütün etnik gruplardan gelmiştir, ama kalıcı olanı Kürtlerinkidir. Kürtler, dışarıdan gelmiş değildir, binlerce senedir bu topraklarda yaşayan otokton bir halktır. Onların etnik kimliklerini bir kenara bırakıp yeni bir kimliği (Türk ulusal kimliği) benimsemelerini gerektiren bir sebep yoktur. Eğer başlangıçta resmi-ortak kimlik "Müslümanlık", "Anadolu" veya coğrafi çağrışımıyla "Türkiye" şeklinde belirlenseydi, muhtemelen bu sorunlar bu boyutlarda yaşanmazdı. Bugüne kadarki 29 Kürt isyanında üç temel saik belirleyici rol oynamıştır:

a) Kürtlerin tarihsel konumlarının altüst edilmesi,

b) Etnik kimliklerinin inkârı, onlara Türk kimliğinin giydirilmek istenmesi,

c) Dinî-geleneksel hayat tarzlarına müdahale teşebbüsleri.

İlk defa "salt etnik bir Kürt milliyetçiliği"ni temel alan isyan PKK ile başlamış bulunmaktadır.

Bugün "Kürtlerden ayrılabiliriz" diyenler Avrupa hayranı Tanzimatçıların ve Jön Türklerin asrileşmiş çocukları ve torunlarıdır. O zamanlar "Balkanlar, Ortadoğu gitsin, biz küçük, müreffeh ve Avrupalılaşmış küçük bir ülke olarak kalalım" diyorlardı. Sloganları "Sırtımızdan ağırlıkları atalım" idi. Dedikleri oldu, küçüldük, ama bugün Misak-ı Milli sınırları içinde dahi huzur içinde değiliz. Dün 600 yıllık imparatorluğu 10 sene içinde darmadağın edenler şimdi de aynı kafa ile Türkiye'yi bölmeye kalkışıyorlar. Eğer sahiden Kürtler ayrılacak olursa,

a) Ortadoğu'nun hayat kaynağı sularını;

b) Bugüne kadar el değmemiş petrol, doğalgaz, fosfat ve değerli maden yataklarını;

c) Dünyanın en önemli stratejik coğrafyasını;

e) Dinlerin ve medeniyetlerin ana merkezlerini hegemonik güçlere devredeceklerdir. "AB içinde, bembeyaz Türkler" olarak Avrupalı olacaklarını sanıyorlarsa, yanılıyorlar. Maddi ve kültürel yoksunlukları içinde yaşlı ve müreffeh, ama özünde yabancıya kapalı yaşayan "Avrupa'nın ameleleri" olabilirler ancak.

Kürtler ısrarla "etnik kimlikleri"ne vurgu yapıyorlar. Bugün ise hepimizin ırkımızı ikinci plana düşürmemizin zamanıdır. Bunun için önce Türkler, etnik kimliklerini empoze etmekten, Türk olmayan muktedirler de "Ne mutlu Türk'üm diyene, bir ırka ıtlak olunamaz" demekten vazgeçmeliler.

Hepimiz aklımızı başımıza almalı, "cahiliye asabiyeti" tuzağına düşmekten kaçınmalıyız. Yegane kurtuluşumuz, birlik içinde yaşamaktır. Bunun da yolu İslam'ın sunduğu manevi, politik ve hukuki imkânları ferasetle kullanmaktan geçer.

17 Ağustos 2009, Pazartesi


Ali Bulaç
a.bulac@zaman.com.tr

21 Temmuz 2009 Salı

Siyaset

Bugün seçim olsa anketinin sonucu
İşte gençler üzerinde yapılan anketin çarpıcı sonuçları...
Bahçeşehir Üniversitesi'nden Yrd. Doç. Dr. Selçuk Şirin'in yürüttüğü "Genç Kimlikler Araştırması", Türk gençliğinin kendini nasıl tanımladığını ve bu tanımlamaların dini ve siyasi tercihlerle ilişkisine ışık tutuyor.

Araştırmada dikkat çeken unsurlardan biri kendini milliyetçi olarak tanımlayan gençlerin oy tercihinin öncelikli olarak CHP ve AK Parti gelmesi. MHP ülkücü gençlerin yarısının oyunu alırken yarısı ise başka partileri tercih edeceğini belirtmesi de bir başka dikkat çekici sonuç. CHP'li gençlerin yüzde 15'e yakını kendini İslami kesime yakın görürken, AK Parti'ye oy veren her 10 kişiden 4'ü kendini Kemalist olarak görüyor.w

GENÇ KİMLİKLER ARAŞTIRMASI

Türkiye gençliği üzerine bir alan çalışması olan "Genç Kimlikler Araştırması" Türkiye'deki 18-25 yaş arası gençlerin siyasal, kültürel, ve sosyal kimliklerini ortaya çıkaran süreçleri anlamak ve gençlerin kimlik arayış sürecinde karşılaştıkları zorlukların dökümünü yapmak amacıyla gerçekleştirildi. Araştırma 15 Nisan - 30 Haziran 2009 tarihleri arasında 52 il merkezi ve 253 ilçe merkezi ve sınırlı sayıda köyde, 18-25 yaş arasında bin 403 genç ile yapıldı. Yrd. Doç. Dr. Selçuk Şirin tarafından yürütülen araştırmanın odak grup çalışmaları Bahçeşehir Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Başkanı Prof. Dr. Nilufer Narlı ve Denison Üniversitesi'nden Yrd. Doç. Dr. Nida Bikmen tarafından yürütülürken mülakatlar Gazeteci Haluk Kalafat tarafından gerçekleştirildi. Anket çalışmalarının uygulaması ise Bahçeşehir Üniversitesi Psikoloji ve Sosyoloji bölümlerinden 47 öğrenci tarafından yapıldı.

SİYASİ GÖRÜŞ ÇATILARI

Araştırmanın sonuçları Bahçeşehir Üniversitesi Beşiktaş Kampusü'nde düzenlenen toplantı ile Yrd. Doç. Dr. Selçuk Şirin tarafından basına açıklandı. Araştırmada gençlere kendi siyasal çizgilerini nasıl gördüklerini aşağıdaki 8 kategoriden her birine ait olup olmadıklarını sorarak belirlendi. Her soru bağımsız sorulduğu için gençler bu seçeneklerden birden çoğuna evet diyerek birden çok siyasal gruba aidiyetlerini ortaya koyabildi: "Kemalist -Atatürkçü, İslami Kesim, Muhafazakar, Milliyetçi, Ulusalcı, Ülkücü, Sol(Sosyal Demokrat), Sosyalist-komünist"

CHP'YE OY VERENLERİN SİYASİ ÖNCELİKLERİ

Araştırmaya göre CHP'ye oy veren her 10 gençten 9'u kendisini Kemalist-Atatürkçü olarak ifade ediyor. CHP'ye oy veren gençlerin yüzde 60'ı kendilerini aynı zamanda Solcu-Sosyal Demokrat olarak görüyor. Yüzde 5,7'si kendini muhafazakar olarak tanımlıyor. CHP'li gençlerin yüzde 14,4'ü kendilerini İslami kesime ait görüyor. Ulusalcı ve Milliyetçi sıfatları CHP'ye oy veren gençler tarafından aynı şekilde algılanıyor.

AK Parti'ye oy veren her 10 gençten 4'ü kendini Atatürkçü-Kemalist olarak görüyor. AK Parti'ye oy veren her 10 gençten 8'i kendilerini İslami kesime ait hissediyor. Yüzde 64,7'si Muhafazakar, yüzde 54,4'ü de Milliyetçi olarak görüyor. Yüzde 9,1'i de kendilerini Solcu olarak ifade ediyor. Yüzde 4,4'ü de Sosyalist olarak ifade ediyor.

KEMALİSTLERİN SİYASİ ÖNCELİKLERİ

Kemalistler kendilerini en çok Türk kimliğine, sonra Laik kimliğe son olarak Müslüman kimliğe ait hissediyor. İslami kesim kendilerini en çok Müslüman kimliğine, sonra Türk kimliğe en az da Laik kimliğe ait hissediyor. Ülkücüler kendilerini en çok Türk kimliğine, sonra Müslüman kimliğe son olarak da Laik kimliğe ait hissediyor.

AK PARTİ'YE OY VERENLERİN SİYASİ ÖNCELİKLERİ

AK Parti'ye oy verenler kendilerini en çok Müslüman kimliğe, sonra Türk kimliğine son olarak Laik kimliğe ait hissediyor. CHP'ye oy verenler kendilerini en çok Laik kimliğe, sonra Türk kimliğine son olarak da Müslüman kimliğe ait hissediyor. MHP'ye oy verenler kendilerini en çok Türk kimliğine, sonra Müslüman kimliğe son olarak da Laik kimliğe ait hissediyor. DTP'ye oy verenler kendilerini en çok Müslüman kimliğe, sonra Laik kimliğine son olarak Türk kimliğine ait hissediyor.

AK Parti ve CHP'ye oy veren gençler arasında siyasal ayrımcılık açısından anlamlı bir fark yok. Kendisini Kemalist olarak tarif eden gençler, diğer gençlere göre çok daha az siyasal ayrımcılığa uğruyorlar. DTP'li gençler her bakımdan daha fazla siyasal ayrımcılığa uğruyorlar. MHP'li gençler en az siyasal ayrımcılığa uğrayan grup.

-BUGÜN SEÇİM OLSA-

Araştırmaya göre bugün bir seçim olsa gençlerin tercihi CHP olacak. Gençlerin yüzde 31,7'si oyunu CHP'ye, yüzde 24,7'si AK Parti'ye, yüzde 11,7'si MHP'ye oy verecek. Kararsızların oranı ise yüzde 18.

Gençlerden kendilerini Kemalist-Atatürkçü olarak gençlerin yüzde 56,4'ü bugün seçim yapılsa oyunu CHP'ye vereceğini belirtti. Kemalist-Atatürkçü gençlerin yüzde 43'ü CHP'ye oy vermeyeceğini ortaya koydu. Bu gençlerin yüzde 19'u AK Parti'ye oy vereceğini bildirdi. DTP, Kemalist-Atatürkçü gençlerin en az tercih ettiği parti.

Kendini İslami kesime ait hisseden gençlerin yüzde 56'ya yakını oyunu AK Parti'ye vereceğini belirtirken, yüzde 44'ü bu partiye oy vermeyeceğini dile getirdi. CHP İslami kesime ait gençlerin yüzde 13'ünden oy alabiliyor. Kendilerini muhafazakar olarak ifade eden gençlerin yüzde 63,2'si oyunu AK Parti'ye vereceğini belirtiyor. CHP muhafazakar gençlerin yalnızca yüzde 7'sinden oy alabiliyor.

CHP milliyetçilerin en çok tercih ettiği parti. Kendilerini milliyetçi olarak gören gençlerin yüzde 35'i CHP'ye oy vereceğini belirtirken, yüzde 32'si AK Parti'ye oy vereceğini söylüyor. Milliyetçi gençlerin yüzde 22.5'i MHP'ye oy vereceğini dile getiriyor.

Kendilerini ulusalcı olarak ifade eden gençlerin yüzde 46'si bugün seçim olsa CHP'ye oy vereceğini söylüyor. Ulusalcı gençlerin yüzde 24.8'i AK Parti'ye oy vereceğini dile getiriyor. MHP'ye vereceğini söyleyenler ise yüzde 19 oranında.

-ÜLKÜCÜLERİN YÜZDE 1'İ DTP'YE OY VERİYOR-

Ülkücü gençlerin yüzde 49.5'i MHP'ye oy vereceğini belirtiyor. Ülkücülerin yüzde 28'i AK Parti'ye oy vereceğini belirtiyor. CHP'ye oy vereceğini belirten ülkücülerin oranı ise yüzde 14 civarında. Ülkücülerin yüzde 1'i DTP'ye oy vereceğini belirtiyor. Araştırmaya göre MHP ülkücü gençlerin yarısından oy alamıyor.

Kendilerini solcu-sosyal demokrat olarak niteleyen gençlerin yüzde 61'i CHP'e oy vereceğini belirtiyor. Solcu gençlerin yüzde 7'si AK Parti'ye, yüzde 14'ü DTP'ye yüzde 5'i MHP'ye oy vereceğini dile getiriyor.

AK Parti'ye oy veren her 100 gençten 38'i kendini Atatürkçü-Kemalist olarak görüyor. Yine AK Partili her 100 gençten 78'i kendini İslami kesime yakın görüyor. Her 100 AK Partili genç kendini sosyalist olarak tanımlıyor.

Alevilerle Sünniler kadar kendilerini aynı düzeyde kendini müslüman gördüğü ortaya çıktı. CHP ile AK Parti hemen hemen aynı seviyide kendini müslüman olarak adlandırıyor.

Ermeniler, Aleviler, CHP'liler diğer gruplara göre daha çok kendilerini laik kesime yakın görüyor. DTP'liler AK PArtililerden daha az kendni laik olarak görüyor. Kemalist gençler aidiyetlerini sırasıyla Türk kimliği, laik kimlik ve müslüman kimliği olarak görüyor.

-TOPLUMSAL BASKI

Toplumsal baskı analizi 37 değişik soruyla yapıldı. Herhangibir mağduriyete uğranıp uğranmadığı soruldu. AK Parti ve CHP'ye oy veren gençler arasında maruz kalınan ayrımcılık açısından bir fark yok. Dar gelirli, DTP'li ve Kürt kökenli gençler diğer kategorilerdeki gençlerden çok daha fazla ayrımcılığa uğruyor. MHP'liler en az ayrımcılığa uğrayan grup.

Aleviler ve şafiler Hanefilere göre mağdur olduklarnı hissediyor. Ermenilerin oranı çok yüksek çıkmıyor. Ermeniler gençler kendilerini biraz daha Türk ve laik kesime ait görüyor. Ermeniler, Kürt gençlere göre daha çok mağduriyete uğramıyor.

Dar gelirli, Kürt, Alevi, Şafii ve DTP'li gençler en fazla siyasal baskı hisseden grup. Yüksek gelirli, Ermeni, Hanefi ve MHP'li gençler en az siyasal baskı hisseden grup. CHP ve AK Partili gençler arasında toplum içinde siyasal baskı görme bakımından anlamlı bir fark yok.

Gelecekten en umutsuz grup dar gelirli gençler. Kürtler etnek gruplar içinde ve DTP'liler geleceğe en fazla karamsar olarak bakan kesim. Ermeni ve Türk gençleri arasında umutsuzluk anlamında bir fark yok. CHP'li gençlerle AK Partili gençler arasında gelecek beklentileri açısından bir fark yok.

"Fırsatınız olsa Türkiye'ye dışında bir ülkeye yerleşmek için gider misiniz?" sorusuna cevap veren gençler içinde "Evet" diyen en geniş kesim CHP ve DTP'liler oluşturuyor.

20 Temmuz 2009 Pazartesi

Doğu Türkistan'da Demografik Asimilasyon


Yakın çevremden aldığım izlenimlere göre bugün Doğu Türkistan’da yaşanan kanlı trajedi dikkate alındığında “fazlasıyla romantik” ve “kısmen nostaljik” bulunan bir önceki yazımda1 iki kez yer verdiğim “Demografik Asimilasyon” terimi konu ile ilgili olanlar için bile -terim olarak- yabancı gelmiş görünüyor. Asimilasyon türleri konusunda oldukça ciddi bir literatür birikimi söz konusu ise de konunun demografi ile ilişkilendirildiği Türkçe çalışma hemen hemen yok gibidir. Bu nedenle, hem bu ‘yeni’ kavramı somut şekilde örneklendirmek; hem de Doğu Türkistan gerçeğini realist olarak yansıtarak Türkiye kamuoyunda daha anlaşılır kılmak için bu yazıyı yazmam gerekti.

Türk Dil Kurumu sözlüğü fransızcadan dilimize geçen “asimilasyon” terimini (fransızcası: assimilation) “farklı kökenden gelen azınlıkları veya etnik grupları, bunların kültür birikimlerini, kimliklerini baskın doku ve yapı içinde eriterek yok etme” olarak anlamlandırmıştır. Demografik asimilasyon ise bu “eriterek yok etme” işleminde nüfusun kullanımına işaret eder. Buna göre ‘Demografik Asimilasyon’ “farklı kökenden gelen azınlıkları veya etnik grupları, bunların kültür birikimlerini, kimliklerini nüfus gücünü kullanarak baskın doku ve yapı içinde eriterek yok etme” olarak tanımlanabilir.

Bugün dünyada demografik asimilasyon uygulama kabiliyeti olan bir tek ülke olsa bunun Çin olacağını tahmin etmek çok kolaydır; çünkü bugün 1,5 milyar civarında olduğu düşünülen Çinli nüfusunun “eritme gücü”nün “ihtişamı”na rakip olabilecek “nicelik”te bir nüfusa sahip ikinci bir ülke yeryüzünde yoktur. Nitekim kısa bir araştırma yapıldığında bu yeni terimin hep Çin ile ilgili olarak kullanıldığı tesbit edilmektedir2. Demografik asimilasyondan bahseden sınırlı sayıdaki kaynakta ise konu Çin’in sömürgelerinden Tibet’te uygulanan3 nüfus politikası dolayımında işlenmiştir. Mesela bir bildiride Çin yönetiminin Tibet’te “demografik asimilasyon” da dahil her türlü zorbalığın icra edildiğinden ve buna dünya kamuoyunun seyirci kaldığından söz edilmektedir. Batılı kaynaklarda gerçek ve iç kanatıcı “demografik asimilasyon”a maruz kalan Doğu Türkistan’ın sözü bile edilmemiştir. Bu görmezden gelmenin Doğu Türkistan’a “gizli bir düşmanlık” ile ilgisi olmadığı ve konunun Tibet konusunun Budist ve Dalay Lama vesilesi ile Tibetlilerin batılı gündemlerde kazandığı popülarite ile ilgili olduğunu da –yanlış kanaatlere yol açmamak üzere- belirtmeliyim. 4

Demografik Asimilasyon Nasıl Uygulanıyor?

Kurulduğu ilk günden bu yana Komünist Çin devletinin işgal ettiği Doğu Türkistan’daki temel nüfus siyaseti Çinlileri bölgeye yerleştirerek Çinli nüfusu artırmak ve böylece müslüman Türk nüfusunu kendi yurtlarında azınlık pozisyonuna düşürmek olarak şekillendirilmiştir. Demografik asimilasyonun Doğu Türkistan’daki uygulamasında iki faktör dikkate alınmaktadır:

1. Bölgedeki müslüman Türk nüfusunun niceliğinin her türlü yol kullanılarak azaltılması ve müslüman nüfusun artışının sınırlandırılması ve bölgedeki insan yapısının nitelik yönünden de geri bırakılması :

Bunu sağlamak için bölgedeki Türk nüfus üzerinde en vahşi doğum kontrol metodları en acımasız bir şekilde uygulanmakta ve müslüman ailelerde çocuk sayısı iki ile sınırlandırılmaktadır. Yapılan yaygın ve zorunlu küretajlar yanında; tıbbi müdahale için hastaneye giden kadınların kendi rızaları dışında (rahim çıkartılması =histerektomi vb. yöntemlerle) zorla kısırlaştırılmaları da dahil doğum kontrolü her türlü insan hakkı ihlal edilerek sürdürülmektedir. Bölgedeki Türklere ulaştırılan sağlık hizmetlerinin yetersizliği de yüksek ölüm oranlarına yol açması nedeniyle sonuçta nüfus kısıtlamasına hizmet etmiş olmaktadır. Doğu Türkistan’da genellikle Uygur Türkleri’nin yaşadığı tarihi Kaşgar, Hoten, Artuş, Aksu, Turfan, Kumul, Altay, Çöcek illerine hemen hiçbir hizmet götürülmemekte, önemli bir sinai üretim yapılmamaktadır. Doğu Türkistan’da yaşayan Türklerin istihdam imkanının daha kolay olduğu şehirlere göç etme hakları da Çin yönetimi tarafından kısıtlanmıştır. Bu nedenle bugün Doğu Türkistan Türklerinin yüzde 90’ı kırsal kesimde sosyokültürel ve ekonomik mahrumiyetler içerisinde yaşamak zorunda kalmıştır. Sonuçta bölgedeki süreç –maalesef- ekonomik yönden zayıflatılarak yoksullaştırılan halkın aynı zamanda cehalet içerisinde ve kolay yönetilebilir bir halde kalması olarak Çin emperyalizminin hedeflediği yönde ilerlemiştir.

2. Bölgedeki Çinli nüfusunun niceliğinin her türlü yol kullanılarak arttırılması:

Bunun için bölgedeki Çinli nüfusunu arttırmak üzere Doğu Türkistana sistemli bir göç ettirme politikası uygulanmaktadır. Dikkat çekici bir nokta olarak Batı Türkistan’daki Türk cumhuriyetlerinin 1991 yılında bağımsızlıklarına ve bayraklarına kavuşmalarından sonra Çin devletinin asimilasyon stratejisini daha yoğunlaştırdığı ve bölgeye Çinli göçmen akışına hız verdiği görülmektedir. Bu kapsamda dikkat çeken bir örnek olarak 1990’larda Çin’in orta bölgeleri olan Sarı Irmak havzasında dünyanın en büyük barajlarından birisinin inşasına başlanınca baraj suları altında kalacak topraklarda yaşayan yaklaşık beş milyon Çinli nüfusun büyük bir bölümü Doğu Türkistan’a yerleştirilmeğe başlandı.

Bölgeye Çinli nüfusunun naklinde dünya kamuoyu önünde haklılık kazanmak üzere bölgede açılan devlet fabrikalarının gerektirdiği kalifiye emekçi kaynağının yerel insan kaynaklarından temin edilemediği gerekçesi ileri sürülmektedir. Yine bölgedeki resmi dairelerde görev verilen memur kadroları ile bölgede güvenlik gerekçesi ile konuşlandırılan kalabalık mevcutlu askeri birliklerin tamamen Çinlilerden teşkil edildiğini de belirtmek gerekir.

Doğu Türkistan’a getirilen Çinli göçmenlerin yerleştirildiği verimli bölgelere her türlü hizmet götürülerek yerli nüfus aleyhine negatif bir ayrımcılık tatbik edilmektedir. Doğu Türkistan’daki fabrikaların %95’inin devlet eliyle inşa edildiği bölgenin kuzey –başkent Urumçi’den Karamay’a kadar olan topraklar- bölgesinde bugün beş milyondan fazla Çinli göçmen iskan edilmiştir. Çin yönetimi Doğu Türkistanlı Türkleri sistemli olarak şehirlerden uzak tutmağa çalışırken bölge şehirlerinde büyük teşviklerle Çin’den getirilen Çinli göçmenler yerleştirilmektedir.

Sınai üretimin ihtiyacı olan insan gücünün temini bahanesi yanında yeni tarım alanları açılması yolu ile de bölgedeki Çinli nüfus iskanı stratejisi desteklenmektedir; bu çerçevede yeni sulama kanalları ağı ile donatılmağa başlanan Taklamakan Çölü’nün kurak alanlarının sulu tarıma açılması ile Doğu Türkistan’a milyonlarca Çinli göçmen getirilip yerleştirilmiştir. Doğu Türkistan’da yerleştirilen Çinliler için, güvenlik tehdidi bahanesiyle çoğunlukla Cungarya yöresinde olmak üzere homojen Çinli yerleşimleri olarak yepyeni iskan alanları olarak özerk il ve ilçeler de oluşturulmaktadır.

Yakın zamanlara kadar Doğu Türkistan'da Türk'lerin yaşadığı 16 vilayet ve 86 kasaba vardı. Çin devleti, Doğu Türkistan’daki Türklerin birbirleri ile dayanışmalarını ortadan kaldırmak için bölgeyi etnik yapıya göre özerk il, özerk ilçe gibi parçalara bölmüştür. Çin yönetimi idari yapıyı 1 metropol başkent (Urumçi), 8 özerk il ve 5 özerk ilçe şeklinde organize etmiştir. Uygur Türklerinin çoğunlukta olduğu illere Kazak, Kazak Türklerinin çoğunlukta olduğu illere Kırgız, Kırgız Türklerinin çoğunlukta olduğu bir ile de Özbek vali atanarak mikroetnisite farkları kışkırtılarak Türk kökenli toplumlar arasında düşmanlık duyguları yeşertilmeğe çalışılmakta ve -maalesef- yer yer de başarılı olunmaktadır.

İşgalci Çin yönetimi ve yerli işbirlikçileri Doğu Türkistan’ın demografik yapısını değiştirmek ve Doğu Türkistan’da Türk nüfusunu azınlığa düşürerek etnik Çinli baskısı oluşturmak amacıyla bölgeye devamlı olarak kitlesel boyutta Çinli göçmen yerleştirilmesi uygulaması günümüzde de bütün şiddeti ile sürdürülmektedir. Bunun bölgede yol açtığı etnik gerilimin son örneği olarak Urumçi’de boy veren şiddet olayları ve 2008 Mart ayında, Tibet'te genç Tibetlilerin, Tibet Özerk Bölgesi’nin başkenti Lhassa'da, öfkelerini Çinli tüccarlardan almağa kalktıklarında ortaya çıkan çatışmaları hatırlatan gelişmeler temelde, işte bu “demografik asimilasyon” siyasetinin bir sonucudur.

Demografik Veriler

Çin yönetiminin açıkladığı nüfusa ilişkin veriler nüfus sayımlarında uluslararası gözlemcilerin izlemesine izin verilmediğinden tahmini olarak değerlendirilmekte ve Türklerin nüfusu uluslararası kamuoyuna olduğundan çok çok az gösterilmektedir. Resmi makamların açıkladığı rakamlar Çin yönetiminin zorunlu küretaj (doğum kontrolü) politikasına esas olacağından demografik verilerin niçin çarpıtıldıkları kolayca öngörülebilir. Çin resmi istatistiklerinde daima gerçekte olduğundan düşük gösterilen Doğu Türkistan’daki müslüman Türk nüfusu, Doğu Türkistan kaynaklarının tahminine göre günümüzde 30 milyondan fazla olmalıdır.

Komünist Çin işgaline uğradığı 1949 yılında Doğu Türkistan'ın nüfusu, 9 milyon olup, bu nüfusun %75’ini Uygur Türkleri, %11’ini Kazak Türkleri, %5’ini de Kırgız, Özbek, Tatar gibi diğer müslüman Türk boyları teşkil ederken 600.000 kişi ( %9) Çinli, Mançu, Şibe, Daur, Moğol, Tibetli vb. azınlıklara mensuptu.

Komünist Çin yöneticileri ülkede demografik homojenlik sağlama bahanesiyle, Doğu Türkistan’ın Türk nüfus yoğunluğunu seyreltmek maksadıyla Doğu Türkistan’a Çinli nüfus aktarma planını değişen yönetim kadrolarına rağmen değişmeyen bir strateji olarak uygulamaktadır.

Komünist Çin Devleti’nin 1970’de belirlediği bir plana göre Doğu Türkistan'a 100 milyon arasında Çinli göçmen yerleştirme politikası güdülecek ve her bir Müslüman Türk’e karşılık üç Çinlinin bölgede yerleştirilmesi hedeflenecektir. Bu hedeflere ulaşmak için uygulanana zalimane nüfus siyasetinin sonucunda Doğu Türkistan’ın komünist işgali başlangıcında -1949’da- Çinli nüfus oranı yüzde 5 oranında iken, bu oran günümüzde yüzde 45’e ulaştırıldı. Ancak sözde özerk yerel yönetim henüz Çin yönetiminin stratejik hedefi olan “bir Müslüman Türk’e karşılık üç Çinli” orantısını sağlamaktan çok uzaktır !... 2000 yılı Doğu Türkistan'ında ağırlıklı olarak Uygur ve daha sonra Kazak boyundan insanlardan oluşan Türk soylu halkların toplam nüfusu yaklaşık olarak 8 milyon kişi ile % 60 oranında iken, Çinli nüfus ise 5 milyon kişi ile %40’ı aşmıştı. Bugün için -2009- aynı trendin devam ettiği kabul edilerek Doğu Türkistan'daki Çinli nüfusun 6 milyonu oranın ise %45’i bulduğu tahmin edilmektedir. Bu eğilim değişmeden devam etse bile yakın bir gelecekte Doğu Türkistan nüfusu içinde Çinli nüfusun baskın hale geleceği öngörülebilir.

1993 yılında Çin hükümeti tarafından Doğu Türkistan’da yapılan nüfus sayımında, nüfusun 16.052.648 olduğu açıklanmıştır. Bu nüfus içerisinde Doğu Türkistan’daki Müslüman Uygur Türkleri nüfusu 7.589.468 olup bölgedeki toplam nüfusun % 47’sini teşkil ediyordu.

Doğu Türkistan’da 1993 yılında nüfus açısından ikinci sıradaki etnik grup , 6.036.700 kişi ile toplam nüfusun %37’sini teşkil eden Çinli halkdır. 1993 yılında nüfus açısından üçüncü sırayı alan etnisite Kazak Türkleri olup 1.196.416 kişiyle toplam nüfusun %7,3’ünü oluşturmaktaydı. Ayrıca, Doğu Türkistan’da 732.294 Hui (Çin Müslümanları), 154.282 Kırgız, 12.782 Özbek ve 4.440 Tatar yaşamaktaydı.

1 Kasım 2000 tarihli nüfus sayımının resmi sonuçlarına göre, bütün Çin nüfusu 1 milyar 300 milyon kişidir. 2000 yılı nüfus sayımında, Doğu Türkistan’daki nüfusun ise 18.431.501 olduğu açıklanmıştır. Bu nüfus içerisinde Doğu Türkistan’daki Müslüman Uygur Türkleri nüfusu 8.345.622 olup bölgedeki toplam nüfusun % 45.21’ini teşkil ediyordu. 2000 yılında Doğu Türkistan’da nüfus açısından ikinci sıradaki etnik grup 7.489.919 kişi ile toplam nüfusun %40.58’ini teşkil eden Çinli halkdır. Önemli bir ayrıntı bu sayıya bölgedeki kalabalık Çin ordusunun Çin soyundan olan mensublarının dahil olmamasıdır. 2000 yılında nüfus açısından üçüncü sırayı alan etnisite Kazak Türkleri olup 1.245.023 kişiyle toplam nüfusun % 6.74’ünü oluşturmaktaydı. Ayrıca, Doğu Türkistan’da 839.837 Hui (Çin Müslümanları), 158.775 Kırgız Türkü, 194.891 Moğol, Daur ve Dongşiang, 34.566 Şibe, 15.787 Tacik, 19.493 Mançu, 12.096 Özbek Türkü, 8.935 Rus ve 4.501 Tatar Türkü yaşamaktaydı.

Doğu Türkistan’da 2004 yılı nüfus sayımında bölgede nüfusun resmi rakamlara göre 19.630.000’a ulaştığı açıklanmıştır. Bugün ise Doğu Türkistan’da 25 milyon kadar Türk'ün yaşadığı tahmin edilmektedir. (Bu nüfusun etnik bileşimine ilişkin veriler elimizde bulunmamakta ise de trendi dikkate alarak bazı öngörülerde bulunmamız mümkündür.) Günümüz Doğu Türkistan'ında köken olarak Çinli olan Hanlar, bölgedeki nüfus dengesini tersine çevirerek birinci etnisiteyi oluşturma aşamasına gelmişlerdir. Bu durum nüfusunun 2/3'ünü Çinlilerin oluşturduğu iki milyonu aşkın bir nüfusu olan başkent Urumçi kent merkezinde –maalesef- şimdiden gerçekleşmiş durumdadır. Batı basınına yansıyan haberlere göre -bugüne kadar etnik yapısı üzerinde oynamağa cesaret edilemeyen- ve bölgenin tarihi ve kültürel merkezi konumundaki Kaşgar’da yeni yerleşim ve ticaret merkezleri yapılacak bahanesi ile tarihi kent merkezinde toplu kamulaştırmaların ve yeni inşaatların başlatılması Çin demografik asimilasyon stratejisinin yeni bir aşamaya ulaştığını işaret etmektedir.

Resmi rakamlar ile oynanmış olma ihtimali, Çin için her zaman dikkate alınması gereken bir faktör olmakla beraber verilen bu nüfus rakamı ve oranlarının bile bölgedeki demografik asimilasyon hakkında yeterince bir fikir verdiği açıktır. Aynı dönemde Türkiye nüfusu 1950’deki 20.947.188 rakamından %350’den fazla bir artış ile 2007 sonu itibarıyla 70.586.256 kişiye ulaşmıştır. Doğu Türkistan nüfusu doğal bir şekilde artarak bugüne gelinmiş olsa idi bölgenin Türk nüfusunun bugün en azından 30 milyonu bulmuş olması gerekirdi. Doğu Türkistan ile Türkiye arasındaki yıllık doğum oranları aynı olsa idi ( ki bütün sosyoekonomik göstergeler Türkiye’deki nüfus artışının Doğu Türkistan’dan daha az olması gereğine işaret eder.) gerçekleşecek bu nüfus artışının bile bugün mevcut olmayışı bölgedeki demografik asimilasyonun bir yönünü gösterir. Demografik asimilasyonun asıl yüzü ise bölgeye iskan edilen Çinli nüfusun eritici -hatta giderek yok edici- etkisinde gizlidir.

***

Urumçi-2009 Süreci

Henüz sonlanmayan bir sürecin yaşandığı Doğu Türkistan’daki Urumçi olaylarının sunulmasında medya yoluyla yönlendirilen iki versiyonu öne çıktı: Uygur kaynaklarınca dile getirilen versiyonda, Uygur Türkleri, sömürgeci Çin hükümetinin son derece sert bastırma girişiminin tahriki ile ayaklanmaya dönüşen “barışçıl bir gösteri”den söz etmektedir. Komünist Pekin yönetiminin iddia ettiği şekliyle ise olay, “radikal İslamcı bir ayaklanma” çıkartan dış güçler tarafından “manipüle edilen Uygur unsurları”nın provokasyonudur. Her iki değerlendirmenin de yukarıda işlenen veriler ışığında son derece derinliksiz (=sathi) ve vakıanın bütününü yansıtmaktan son derece de uzak olduğunu söylemem gerek.

Sürecin gerçek arkaplanı ise bu makalede somut olarak anlatılmağa çalışılan “demografik asimilasyon”da boy göstermektedir. Doğu Türkistan’daki asimilasyon konusunun dini ve kültürel niteliklerinin de değerlendirilmesi zorunlu olmakla beraber konu, bu ‘teknik’ makalenin hacmini aşacak boyutlara sahiptir.

Dipnotlar:

_____________________________________

1 Türkistan'ın doğusundaki işaret taşları

http://www.haber10.com/makale/16195

2 Google’da “demographic assimilation” konulu bir arama yapıldığında ulaşılan kaynakların hemen hepsinin Çin’in Tibet bölgesinde uyguladığı nüfus politikaları ile ilgili olduğu görülmektedir.

3 Tibet’te uygulanan “Demografik Asimilasyon” bu konuyu dile getiren batılı yayınlarda 1959 yılında 1.273.969 kişi olan Tibet’in yerli nüfusunun yaklaşık %20’lik bir azalma ile 2000 yılında 1.000.000 kişi civarına düşmüş olması; buna karşılık aynı süreçte bölgedeki Çinli nüfusunun üç misline çıkartılarak 1.600.000’e ulaşması olgusunda işlenmektedir. Çin yönetimi Tibet’teki bu nüfus azalmasını Tibet’ten diğer bölgelere gerçekleşen “gönüllü göçler” ile izah etme eğilimindedir. Bu resmi rakamların Doğu Türkistanlı Uygur Türkleri için 1949’da 6.750.000 ve 2000 yılında 8.345.622 ve Doğu Türkistan’daki Çinli sayısının ise 7.489.919 olduğu dikkate alınırsa Tibet ve Doğu Türkistan’da yaşanan trajedinin boyutlarını kıyas imkanı bulunur. Buna karşılık Çin’in asimilasyon politikasını kınayan yayınlarda sürekli olarak Tibet’in ön plana çıkartılması dünya kamuoyunun nasıl yönlendirildiği konusunda ilginç bir örnektir.

4 Batılı kamuoyunun Tibet sorununa ilgisinin temelinde Richard Gere, Brad Pitt gibi popüler Holywood yıldızlarının Budist eğilimlerini ilan etmeleri ve rol aldıkları “Tibette Yedi Yıl” gibi filmlerin büyük etkisi olduğu genellikle kabul edilen bir gerçekliktir. Bununla beraber bölgenin ruhani önderi ve sürgündeki Tibet Hükümeti başkanı Dalay Lama’nın uluslararası kimlik kazandırılmış “bir teokratik figür olarak geniş bir kabule mazhar kılınması” da Doğu Türkistan’a kıyasla lokal bir konu olan Tibet sorununun gündemde tutulması da dikkat çekici bir haldir.

KAYNAK:

Prof. Dr. Hüseyin KARADAĞ , Türkistan’da Örtülü Çin Nüfus Yayılmacılığı.

Prof. Dr. Matthew Akester, Facing Chinese Facts.

“Avrupa'nın Afrikalılara yaptığını Çin Uygurlara yapıyor” , 9 Temmuz 2009 tarihli Le Monde’dan naklen ZAMAN gazetesi.

15 Şubat 2009 Pazar

İsrailli Komutan'ın Haddini Bilmez "Kabarması"

Davos’taki ‘Gazze Paneli’ sırasında İsrail Devlet Başkanı Şimon Peres’in sözlerine sert tepki göstererek oturumu terk eden Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a çok ağır suçlamalarda bulunan İsrail Kara Kuvvetleri Komutanı General Avi Mizrahi, “Erdoğan, aynaya baksın” dedi.

Mizrahi, Türkiye’ye yönelik sözleri için, İsrail’de yapılan ‘askeri psikoloji’ konulu uluslararası toplantıyı özellikle seçmesi de dikkat çekti.

İsrail’in Haaretz gazetesine göre, toplantıda konuşan Mizrahi, Başbakan Erdoğan’ın Peres’e yönelttiği, “Siz öldürmeyi çok iyi bilirsiniz” şeklindeki sözünü hatırlatarak, “Erdoğan, aynaya baksın” ifadesini kullandı.

İsrailli komutan, Türkiye’nin yıllar önce Ermenilere dünyanın en büyük katliamlarından birini yaptığını öne sürerek, aynı politikanın bugün de Kürtler üzerinde sürdürüldüğünü iddia etti.

Mizrahi, İsrail’i Filistin topraklarını işgal etmekle suçlayan Erdoğan’ın ülkesinin, Kıbrıs’ın kuzeyini on yıllardır işgal ettiğini iddia etti.

General Mizrahi, Başbakan Erdoğan’ın İsrail’in BM’den çıkarılması yolundaki çağrısını hatırlatarak, “Böyle bir durumda, Türkiye de İsrail’in yanına eklenmelidir” diye konuştu.

Abdullah Gül'ün "Ergenekon Kapsamında" Avrasya Temasları

Rusya Federasyonu temaslarının 3. gününde Tataristan'a gelen Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Tataristan Cumhurbaşkanı Mintimer Şaymiyev ile başkent Kazan'da görüştü. Gül ve Şaymiyev'in ikili olarak görüşmesinin ardından geçilen heyetler arası görüşmeye, Dışişleri Bakanı Ali Babacan, Dış Ticaretten Sorumlu Devlet Bakanı Kürşat Tüzmen ve Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler de katıldı.

Gül ve Şaymiyev görüşmelerden sonra ortak basın toplantısı düzenledi. Basın toplantısında konuşan Cumhurbaşkanı Gül, Türkiye'nin Tataristan ile ilişkilerinin Rusya Federasyonu ile ilişkilerini pekiştiren bir unsur olduğunu belirterek, "Türkiye ile Rusya Federasyonu arasındaki gelişen ilişkiler sayesinde, Türkiye ile Tataristan arsındaki ilişkiler de sağlam adımlarla gelişmeye başlamış, bu durum Türkiye ve Rusya Federasyonu arasındaki ilişkilerin gelişimine de genel olarak katkı sağlamıştır. Türkiye, Rusya Federasyonu'ndaki ilk başkonsolosluğunu Tataristan'ın başkenti Kazan'da açmıştır. Bu da ilişkilerimizin ne kadar özel olduğunu gösteren bir işarettir" diye konuştu.

Cumhurbaşkanı Gül, Türkiye-Tataristan İş Forumu'nda iki ülke arasındaki ticari ilişkilerin gözden geçirildiğini ve işadamlarının çalışmalarının değerlendirildiğini ifade etti.

Türkiye ile Tataristan arasındaki artan ticaret hacmine de işaret eden Gül, "2002 yılında sadece 17 milyon dolar olan ticaretin bugün 2.5 milyar dolara ulaştığını görmekten de memnuniyet duyduk. Türk müteahhitlerinin Rusya genelinde olduğu gibi Tataristan'daki çalışmalarıyla da gurur duymaktayız. Kazan'da Türk müteahhitlerinin pek çok eserleri bulunmaktadır. Türk işadamlarına gösterdikleri güven ve verdikleri destek için sayın cumhurbaşkanına, başbakana ve herkese teşekkür ediyorum" dedi.

Cumhurbaşkanı Gül, Türkiye ile Tataristan arasındaki eğitim ve kültür faaliyetlerine önem verdiklerini, Kazan Devlet Üniversitesi'nde Türkçe'nin en iyi şekilde öğretildiğini ve en iyi Türkologların burada yetiştiğini belirterek, "Eminim ki bu ziyaretle yeni bir sayfa açılmıştır, ilişkilerimiz daha da gelişecektir. Tekrar gösterilen yakın misafirperverliğe teşekkür ediyorum" şeklinde konuştu.

Tataristan Cumhurbaşkanı Mintimer Şaynmiyev ise, Cumhurbaşkanı Gül'e, Tataristan'ı ziyaret ettiği için teşekkür ederek, Gül'ü ülkelerinde ağırlamaktan onur ve mutluluk duyduklarını söyledi. Şaymiyev, Gül'ün Tataristan'ı ziyaret eden ilk Türk Cumhurbaşkanı olması sebebiyle de tarihi önem taşıdığını belirtti. Ekonomi, ticaret ve kültürel alandaki işbirliğinin geliştirilmesine ağırlık verdiklerini söyleyen Şaymiyev, Türk şirketlerinin Tataristan'da yatırım yapan yabancı şirketler arasında ilk sırada geldiğini ifade etti.

Bardakoğlu’nun evine hac parasıyla tadilat

Hacı adaylarından alınan paraların Diyanet İşleri Başkanı Bardakoğlu’nun evinin 175 bin TL’lik tadilatına harcandığı iddia edildi
- Hacı adaylarından alınan paralarla Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu’nun halen oturduğu Bilkent’teki evinin tamir ve onarımının yaptırıldığı iddia edildi. 175 bin TL’lik tadilatın Türk Diyanet Vakfı (TDV) tarafından gerçekleştirildiği bildirilirken, Bakan Said Yazıcıoğlu harcamaları savundu.

MHP Mersin milletvekili Behiç Çelik, Diyanet İşleri Başkanlığı’na (DİB) tahsis edilen Bahçelievler’deki lojman ile Ali Bardakoğlu’nun halen ikamet ettiği konutu TBMM gündemine taşıdı. Bahçelievler’de mülkiyeti Hazine’ye ait olan Diyanet’e tahsisli lojmanda kimin oturduğunu ve evin mülkiyetinin kime ait olduğunun açıklanmasını isteyen Kılıç, “Denetim sorumluluğu DİB’e ait, hacılardan alınan artan paradan bu lojmanın iç bakım ve tefrişi için 175 bin YTL harcandığı doğru mudur?” diye sordu. ÇARPICI CEVAP
Diyanetten sorumlu Devlet Bakanı Yazıcıoğlu’nun cevabı Bardakoğlu’nun konutu hakkında bilgileri gözler önüne serdi. Yazıcıoğlu, Bahçelievler 7. Caddedeki apartman dairesinin DİB’e “özel tahsisli konut” şeklinde tahsisli iken, mülkiyeti Türk İşbirliği Kalkınma İdaresi Başkanlığı’na (TİKA) ait Bilkent’teki konutun her iki kurumun karşılıklı mutabakatıyla tahsis değişikliği yapıldığını bildirdi.

Bardakoğlu’nun oturduğu konutun mülkiyetinin TİKA’ya ait olduğu belirten Yazıcıoğlu, “Dolayısıla halen Diyanet İşleri Başkanı’nın ikamet ettiği bu konut satın alınmamış ve herhangi bir bedel de ödenmemiştir. Ancak iki kurumun uygun mütalaası üzerine düzenlenen protokol hükümlerine göre karşılıklı tahsis işlemi tesis edilmiştir” dedi. BUGÜN DE HARCANIYOR
Bakan Yazıcıoğlu, tahsis işleminin tamamlanmasının ardından evin uzunca bir süre kullanılmamış olması nedeniyle tamir ve onarımına ihtiyaç olduğunu belirterek, şöyle devam etti: “Buna göre Hac ve Umre Seyahatleriyle İlgili İşlerin Diyanet İşleri Başkanlığı’nca yürütülmesine dair yönetmelik gereğince, hac ve umre hesabından bir meblağ artması halinde TDV ile işbirliği yapılarak bütçede ödeneği olmayan hizmetler için harcanabileceği ifade edilmektedir. Bu faaliyet kapsamında; sözkonusu lojmanın tamir, tadilat ve donanımı için sor önergesinde sözü edilen meblağın ayrılmış ve anılan mevzuata uygun olarak konutun tamir ve tadilatı TDV tarafından yaptırılmıştır. Başkanlıkça, geçmişte olduğu gibi bugün de, ilgili bütçe kaleminde ödenek bulunmadığı takdirde merkez ve taşra ayrımı yapılmadan ilgili mevzuata uygun şekilde anılan komisyon kararı doğrultusunda harcama yapılmaktadır.” YÖNETMELİK NE DİYOR?
Bakan’ın belirttiği Hac ve Umre Yönetmeliği’nin “Alınacak ücret”i düzenleyen 22. Maddesi ve “Harcamalardan artan meblağın sarfı”nı düzenleyen 66. Maddesi şöyle:

“Madde 22 - Hac ve umre seyahatlerinin gerektirdiği harcamaların karşılığı, Komisyonca tespit edilecek miktarlar üzerinden tahsil edilir. Komisyonca tespit edilecek bu miktarlara ayrıca ihtiyat akçesi olarak yüzde 5 eklenir. Komisyonca bu miktar tespit edilirken, döviz satın alma tarihine kadar geçecek zaman içinde döviz kurlarında meydana gelmesi muhtemel artışlar dikkate alınır.
Madde 66: Hac ve umre harcamalarının tahmin edilenin altında gerçekleşmesi veya ihtiyat akçesinin harcanmasına ihtiyaç duyulmaması halinde, Hac ve Umre Hesabında artan meblağ, Komisyonun alacağı kararlar üzerine, aşağıda belirtilen hizmet ve faaliyetlere sarfedilir;
d-Eğitim merkezi ve müftülük hizmet binaları ile diğer tesislerin arsa, bina, satınalım, yapım, onarım, elektrik, su, doğalgaz, akaryakıt ve diğer giderlerine
n-) Başkanlıkça yürütülen hizmet ve faaliyetler için lüzum ve ihtiyaç duyulacak sair yerlere” “KURUMLARIN İMTİYAZI YOK”
Önerge sahibi MHP’li Çelik Gazeteport'a yaptığı açıklamada, “Amacımız, yüce İslam dinine hizmet eden bir kurumu eleştirmek değil, o kurumun daha nitelikli hizmet vermesini sağlamaktır. Sistemin doğru işlemesi için elimizden ne geliyorsa, ne gerekiyorsa bunu yapmaya çalışıyoruz. Hiçbir kamu kurumunun imtiyazı yok” dedi.

http://www.gazeteport.com.tr/SIYASET/NEWS/GP_390974

“Kürt Baharı” sona eriyor.

CEMAAT'İN ERBİL TOPLANTISININ GÖZDEN KAÇAN AYRINTILARI

Bir süredir "cemaate" yakın Abant Platformu’nun Kürt Sorunu konusundaki çabasını takip ediyoruz. Abant Platformu, geçtiğimiz Eylül ayında Diyarbakır’da “Kürt Sorunu” üzerine gerçekleştirmek istediği toplantıyı PKK’nın tehdidi nedeniyle ertelemek zorunda kalmıştı. Platform, toplantı yeri için Erbil’i seçti.

Cemaat bu seçimiyle bir anlamda Barzani’nin başkentini kendisi için Diyarbakır’dan daha güvenli bulduğunu gösterdi. Bu günlerde Abant Platformu’nun düzenlediği toplantıya Türk Büyükelçiliği’nden de üst düzey katılımın olacağı konuşuluyor.
Ayrıca toplantıyı açacak isim de cemaatin tercihlerini göstermesi bakımından oldukça önemli. Toplantı Neçirvan Barzani'nin konuşmasıyla başlayacak.
Biraz şaşırtıcı değil mi? Türkiye’nin Kuzey Irak’a dönük faaliyetine hep karşı çıkan Barzani Hareketi’nin cemaatin yollarına gül dökmesi yalnız cemaatin değil Barzani’nin de tercihlerini göstermiyor mu?
Peki neden? Neden cemaat Erbil’e gidiyor? Ya da neden Barzani cemaati Erbil’e çağırıyor?
Daha ilginç olanı, Yasemin Çongar’ın yakın dostu Henri Barkey’in bu konu ile ne ilgisi var?

Bu soruların bulmak için Türk dış politikasının önümüzdeki dönem tercihlerini nasıl şekillendireceğini bilmemiz açısından önemli. Hele Dışişleri Bakanı’nın cemaatin en sevdiği bakanı olduğu düşünülürse bir anlamda bu toplantının Dışişleri’nin Erbil’e uzanışı olarak algılamak mümkün.
Zaten büyükelçiliğin en üst düzeyde harekete geçmesi de bu desteğin göstergesi.

Cemaat Kuzey Irak’a kritik bir dönemde gidiyor.
Zira, Irak’ta 2003’te Amerikan işgali ile başlayan “Kürt Baharı” sona eriyor. Irak’taki tüm gelişmeler bunu gösteriyor. İsterseniz bunu şöyle açıklayalım.
1) Noam Chomsky, 9 Mart 2007 tarihinde The Guardian gazetesinde “ABD, Irak’ta güvenilir bir kukla devlet kuramadı ve çekilmesi, kaynakların kontrolünü riske atması anlamına gelecek” yazmıştı. Gerçekten de ABD, Irak’tan çekilme anlaşmasını imzaladı ancak ardında kendi hükümetini kuramadan gidiyor. ABD’nin gidişine en çok KDP ve KYB gibi Kürt hareketleri üzülüyor. Çünkü Kürtler dışarıdan da olsa kendilerine garantör olan bir gücü en azından görünürde kaybedecekler.

2) Irak’ta Maliki Başkanlığı’nda kurulan Ulusal Birlik Hükümeti beklenmedik bir politika sergiledi. Maliki Hükümeti ABD’nin Irak’a girişinden sonra merkezi yapısı zayıflamış Irak’ta yeniden merkezi yetkileri artırmaya çalışıyor. Örneğin Maliki, Anayasa’nın değiştirerek, yerel parlamentolara verilen pek çok yasama yetkisini merkezi hükümet lehine düzenleme doğrultusunda adım atıyor. Yakın zamanda Barzani ile Maliki arasında yaşanan sertleşmede bu yetki paylaşımı tartışmasının önemi büyük. Yetki paylaşımı meselesi oldukça önemli. Unutmayalım ki, Irak Kürtleri ile Irak merkezi hükümeti arasındaki yetki paylaşımının Irak’ta 1930’lar sonrasında defalarca çatışmaya yol açmıştır.

3) Irak’ta önemli bir kısmını laik unsurların oluşturduğu, kamuoyunda artık kanıksanmış adlarıyla “Sünni Araplar” yeniden siyaset sahnesinde. 2005 seçimlerini boykot eden bu topluluk, son seçimlere katıldı ve artık siyasetin vazgeçilmez bir parçası haline geldi.

4) Maliki’nin kurmak istediği “Aşiret Konseyleri” de Barzani tarafından tepki ile karşılandı. Aşiret denilince Türkiye aşiretleri ile benzer bir yapı anlaşılmamalı. Irak’ı bilenler aşiret yapısının Irak tarihindeki öneminin altını çizerler. Çünkü Irak’ta kurulan aşiret konseyleri aslında Irak’ta mezhepsel çatışmayı sonlandıracak ve birleşik bir Irak yaratacak önemli organlardan bir tanesi. Bu organa Barzani’nin tepkisi bu nedenle oldukça sert oldu. Mesut Barzani bu konseylere katılacak aşiretleri “vatan haini” ilan edeceğini açıkladı. Ayrıca bu aşiretlerin işgal öncesinde Baas Partisi’ni desteklediği unutulmamalı.

5) Sünni Arap unsurların siyasete girmesi ve aşiret konseylerinin kurulması sayesinde artık Irak’ta El Kaide’ye yakın İslamcı unsurlar oldukça azaldı. köktenci El Kaide tarzı eylemlerin sesi çok duyulmuyor.

6) Bu gelişmeler özellikle iki grup için oldukça olumsuz sonuçlara neden oldu. Irak’ın Kuzeyi’nde ayrılıkçı hareketlerde başı çeken Kürt Partileri, güneyde ise İran yanlısı Şiiler. Irak’ta oluşan bu yeni durum Irak’ın bir arada yaşama fikrini yeniden canlandırdı. Ayrı yaşamak isteyenlerin ise moralini bozdu.

7) Nitekim Irak’ta seçimlere böyle bir atmosferde gidildi. Peki kim kazandı? Irak’ta ABD’nin oluşturduğu etnik kompozisyonda bir partiyi göstermek zor. Ama Irak’ta son seçimlerde kazananın “Irak’ın birleşik yapısı” olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü Irak Halkı en kritik bölgelerde Sünni veya Şii, “Birleşik Irak”’ı savunan partilere oy verdi.

8) Örnek olsun diye açıklayalım. Seçimin önemli noktalarından biri olan El Anbar’da Ulusalcı Arap Hareketi’nin temsilcisi olan Salih Mutlak liderliğindeki Irak Ulusal Projesi %17.6 oy aldı. Böylelikle El Anbar taraftarları, mezhepçi İslamcılık’a karşı tercihini gösterdi.

9) Bağdat’ta Maliki’nin başını çektiği “Hukuk Devleti” listeleri %38 gibi büyük bir oy oranıyla birinci oldu. Maliki’nin hem İran yanlısı Şiiler’e hem de Kuzey’deki ayrılıkçı Kürt Partileri’ne karşı olduğunu unutmamak gerekir. Yine Maliki’nin hareketi olan “Hukuk Devleti” bir başka önemli noktada, Basra’da %37 gibi bir oranla seçimleri kazandı. Kerbela, Necef gibi kritik bölgelerde de sonuç benzer oldu. Bu da Maliki’nin İran yanlısı ve merkezi hükümete karşı olan Güney’de ki Şii unsurlara karşı bir zaferi olarak yorumlandı. Kısacası Şii bölgelerde El Hekim ve Sadr Grubu seçimlerin mağlubu oldu.

10). Elbette Irak’ın pek çok bölgesi önemli. Ancak Kuzey’e doğru seçimlerdeki oy oranlarına bakmak seçimleri Barzani’nin kaybettiğini söylemek için sanırım yeterli olacak. Örneğin Kürt siyaseti için önemli noktalardan olan Musul (Ninova) Bölgesi’nde Sünni Arap aşiretlerin oluşturduğu El Hadba % 48,4 oy oranı ile birinci olurken, Kürdistan İttifakı %25,5 oy oranına sahip olabildi.
Yine Kürdistan Cephesi’nden beklentinin yüksek olduğu Diyala’da Adnan Duleymi ve Tarık El Haşimi’nin kontrolünde olan Sünni-İslamcı ve Arap “Uzlaşma Cephesi” %21,1 oy oranı ile birinci parti oldu. Kürdistan İttifakı %17,2 oy oranı ile ikinci oldu. Kısacası Barzani, Sünni Araplar’ın katılması ile seçimleri büyük farkla kaybetti.

11) Bu seçim sonuçları Irak’ta mevcut durumun meşruiyetin tartışılmasını da beraberinde getirdi. Celal Talabani’nin “nasıl Irak Cumhurbaşkanı olduğunu” artık Irak’ta herkes tartışıyor. Talabani’nin koltuğu her zamankinden daha çok sallanıyor. Ayrıca halen statüsünün ne olacağı belli olmayan ve bu nedenle seçim yapılamayan Kerkük’e sadece birkaç hafta önce Irak Ordu Birlikleri’nin girme girişiminin Barzani’nin ABD nezninde çabaları ile durdurulduğunu hatırlatalım. Kısacası Irak’ta artık ABD’den aldığı destek ile Irak’ta birleşik bir siyasi yapının kuruluşunu engelleyen KDP ve KYB gibi yapıların geleceği tartışmalı. İlk siyasi deprem bunların sonunu hazırlayabilir. Tekrar söylemek gerekirse “Kürt Baharı” artık bitti.

Yasemin Çongar'ın arkadaşı

İşte cemaat Kuzey Irak’a bu siyasi değişimin yaşandığı bir dönemde gidiyor. Tam da bu dönemde tesadüf değil, Kuzey Irak’ta ki bölgesel yönetim Türkiye’yi hatırladı.
Elbette cemaat de bu zor gününde Barzani’yi unutmadı.
Geçtiğimiz hafta Washington'da Carnegie Endowment'ta "Kürdistan Üzerine Çatışmayı Önleme" başlıklı bir konferans gerçekleşti. Konferansa cemaatin oldukça dikkate aldığını bildiğimiz Yasemin Çongar’ın yakın dostu Henry Barkey’in konuşmaları damgasını vurdu. Barkey, kısaca Irak’ta federalizmin güçlendirilmesini talep ediyor, Kürtler’in merkezi hükümete rağmen kendi kendilerini yönetmelerinden söz ediyordu. Ancak Barkey’in bunun Türkiye’nin desteği olmadan gerçekleşemeyeceğini söylemesi oldukça ilginçti. Barkey aynı konuşmada merkezi Irak yönetimini de eleştiriyordu. Kısacası Barkey, Türkiye’nin Barzani lehine Irak’a müdahil olmasını istiyordu.

Kısacası cemaat Irak’ta Kürt Baharı’nın bittiği, merkezi hükümetin günden güne Barzani Hareketi’nin üstüne gittiği, Barzani’nin seçimleri kaybettiği şartlarda Erbil’e gidiyor. Çünkü Barzani’nin bu şartlarda kurtuluş için Türkiye’ye ihtiyacı var. Barzani Hareketi, Türk Ordusu’nun Kuzey Irak’a müdahalesine karşı olduğuna göre bu durumda devreye cemaatin girmesi gerekiyor.
Cemaatin gücü, bu desteği Barzani’ye sağlamaya yeter mi bilinmez?
Ama cemaatin de bunun karşılığında Barzani üzerinden Türkiye Kürtleri’ni kendisine katma projesinin başarılı olup olamayacağı bu günden kestirilemez.
Son günlerde pek çok fikir dergisinde yeniden “Yeni Osmanlıcılık” tartışmalarının yapıldığı dönemde, cemaatin Kuzey Irak’a seferi oldukça tartışılacak gibi görünüyor.

Barış Terkoğlu
Odatv.com

http://www.odatv.com/index.php?id=14894